| |
DANIŞTAY BAŞKANLIĞI, 10. DAİRESİ
ANKARA
Esas Numarası : 2005 / 8667
Davacılar : Avni Arıkan, Dersu Erol Uyar, Elif Özen, Teslime Taplacı,
Çağrı Doğan, Gökhan Ayık
Vekili : Av.Senih Özay (antetteki adres )
Davalılar :1. İçişleri Bakanlığı - ANKARA
2. Başbakanlık Özürlüler İdaresi Başkanlığı - ANKARA
Özü : Davalı Bakanlık ve İdare savunmalarına yanıtımız ve ilgili
yönetmeliğin, konu, maksat, şekil, sebep yönlerinden hukuka aykırılığı
nedeniyle iptaline karar verilmesi talebidir.
Açıklamalar :
I-Anayasa’nın 10. Maddesiyle Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 14.
Maddesine Aykırılık
Bilindiği gibi Anayasa, iç hukuk düzeninin temel hukuksal metni ve
yapı taşıdır. Öyle ki, yasalar ve yasalara dayanılarak çıkarılan tüzük
ve yönetmelikler bu temel hukuksal belgeye aykırı olamaz. Oysa
30.10.2005 tarih ve 25981 sayılı Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe
giren “Özürlüler Veri tabanı Oluşturulmasına ve Özürlülük Bilgisinin
Nüfus Cüzdanında Yer Almasına Dair Yönetmelik”, Anayasa’nın “Kanun
Önünde Eşitlik” başlığıyla düzenlenen 10. maddesine açıkça aykırı
hükümler içermektedir. Anılan yönetmeliğin 2. maddesinde, “özürlülük
bilgisinin nüfus cüzdanlarında yer almasına ilişkin usul ve esasları
kapsar”; ikinci bölüm başlığı altında, “Özürlülük Bilgisinin Nüfus
Cüzdanında Yer Almasına...”; 7. maddede, 'Nüfus cüzdanında
özürlülüğüne ilişkin bilgi yer alan her Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı”
ve maddenin 2. fıkrasında, ‘Özürlü olduğunu, istenen belgelerle beyan
eden ve il müdürlüklerine başvuran Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının
nüfus cüzdanlarının arka yüzünde, ‘% … oranın da özürlüdür’ ifadesi
yer alır” biçimindeki düzenlemeleri Anayasa’nın yukarıda anılan
maddesinin 1. fıkrasına ters düşmektedir. Söz konusu fıkrada, “Herkes
dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep
ve benzeri sebeplerle ayrım gözetmeksizin kanun önünde eşittir.”
hükmüne yer verilmiştir. Sakatlık da bir farklılık olduğundan "...ve
benzeri sebeplerle ayrım gözetmeksizin…" deyişinin geniş
yorumlanmasıyla bu düzenlemenin kapsamına girdiği sonucuna
varılabilecektir. Başka deyişle, sakatlık da ayrımcılık yaratan bir
farklılık olması dolayısıyla bu ilke ekseninde değerlendirilmelidir.
Bu noktada, Davalı İçişleri Bakanlığı'nın savunmasında, “…Anayasa
Mahkemesinin çeşitli kararlarında da belirtildiği gibi yasa önünde
eşitlik, aynı durumda olan kişilerin aynı yasa hükümlerine bağlı
olacağı anlamında ele alınamaz. Kimi kişilerin başka kurallara bağlı
tutulmalarında haklı neden varsa, bu durumda yasa önünde eşitlik
ilkesine aykırılıktan söz edilemeyeceği belirtilmiştir.” biçimindeki
sözleri öncelikle bu maddenin özüne aykırıdır. Bu fıkra niteliği ve
anlatımının açıklığı gereği Türkiye Cumhuriyeti ülkesinin sınırları
içinde yaşayan herkesi kapsamaktadır. Öte yandan, "...Anayasa
Mahkemesi'nin çeşitli kararları" gibi soyut ifadelerle Yüksek
Mahkemenin söz konusu maddeye ilişkin verdiği kararlar konusunda
sağlıklı bir değerlendirme yapılamayacağından davayla da
ilişkilendirilmesi olanaklı görülmemektedir.
Davalı İçişleri Bakanlığı'nın yukarıda yer verilen ve Anayasa
Mahkemesi'nin kararlarına yollamayla dile getirdiği “haklı neden”
durumu da dava konusu yönetmelik için gerçekleşmemiştir, çünkü Davalı
Başbakanlık Özürlüler İdaresi Başkanlığı, 571 Sayılı Özürlüler İdaresi
Başkanlığının Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun Hükmünde
Kararname'nin 3. maddesinin “h” bendinde öngördüğü kimlik belgesini
hazırlamak yerine, özürlülük bilgisinin nüfus cüzdanlarında yer
almasına ilişkin bir yönetmelik çıkarma yoluna gitmiştir. Böylelikle,
571 Sayılı KHK'nin düzenlemesinin dışına çıkılmıştır. Bu bağlamda,
"haklı neden"den söz edilemeyeceği açıktır.
Yukarıdaki açıklamalara ek olarak, yine Anayasa'nın 10 maddesinin son
fıkrasında, "Devlet organları ve idare makamları bütün işlemlerinde
kanun önünde eşitlik ilkesine uygun olarak hareket etmek
zorundadırlar." hükmüne yer verilmiştir. Söz konusu yönetmelik,
kişiler arasında ayrım yarattığı için yukarıda yer verilen fıkraya
aykırıdır.
Sakat bireyler günlük hayatta içinde bulundukları farklılık
dolayısıyla eğitim, iş, haberleşme, ulaşım, sosyal yaşama etkin
katılım ve benzeri açılardan sık sık ayrımcılık deneyimleri yaşamakta,
eşitsiz uygulamalara hedef olmaktadırlar. Ayrıca, toplumumuz da bu
kitleye karşı önyargı temeline dayanan olumsuz bir bakış açısına
sahiptir. Söz konusu yönetmelikle getirilen düzenleme dolayısıyla bu
deneyimlerin artacağı ve toplumun olumsuz bakış açısının derinleşeceği
kaygısı taşınmaktadır. Son yıllarda kişilerin özel yaşamlarına girdiği
ve bireye seçenek bırakmadığı için din ve vicdan özgürlüğüne aykırı
olduğu gerekçesiyle, nüfus cüzdanından yurttaşların dinine ilişkin
bölümün çıkarılması gerektiği yönünde tartışmalar yaşanmaktadır. Bu
tartışmaların yoğunlaştığı günümüzde, ayrımcılık yaratacak yeni bir
bölüm yaratılması çabaları da göz ardı edilemez bir çelişkidir.
Anayasa’nın yukarıda açıklanan düzenlemelerine ek olarak, söz konusu
yönetmeliğin nüfus cüzdanlarına ilişkin bu düzenlemesi, Avrupa İnsan
Hakları Sözleşmesi’nin, (AİHS) “Ayrımcılık yasağı” başlığını taşıyan
14. maddesine de aykırı bir düzenlemedir. Anılan madde, Anayasa’nın
10. maddesinde belirtilen farklı nedenlerle ayrımcılık
gözetilemeyeceğini hükme bağlamıştır.
II Anayasa’nın 20. Maddesiyle Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 8.
Maddesine Aykırılık
Dava konusu yönetmeliğin özürlülük bilgisinin nüfus cüzdanlarında yer
almasına ilişkin düzenlemesi, Anayasa’nın 20. maddesinde yer alan
“Özel Hayatın gizliliği ve korunması” hükmüyle, Avrupa İnsan Hakları
Sözleşmesi’nin 8. maddesinde, "Özel Yaşam ve Aile Yaşamına Saygı
Hakkı” başlığıyla düzenlenen ilkeye aykırıdır. Bireysel (özel) hayat
başlığı altında toplanabilecek bu haklar, başta Anayasa da olmak
üzere, kamu hukuku ve özel hukuk alanlarında düzenlenmiş olmasının
yanında Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Evrensel Bildirisinin 12’nci
maddesinde, AİHS’nin 8’inci maddesinde ve Medenî ve Siyasî Haklara
İlişkin Milletlerarası Sözleşmenin 17’nci maddesinde de hükme
bağlanmıştır. Söz konusu hak, uluslararası sözleşmelerde düzenlendiği
için, uluslararası sözleşmelerin özelliklerinden kaynaklanan
“objektif” ve “evrensel” olma niteliğine sahiptir. Ayrıca; Anayasa’nın
90. maddesinin son fıkrası uyarınca, usulüne göre yürürlüğe konulmuş
uluslararası sözleşmeler yasa hükmünde olduğundan, uluslararası
sözleşmelerin de iç hukuk normları gibi değerlendirilmesi söz
konusudur. 20 Mart 1950'de Roma'da imzalanan Sözleşme(AİHS), 3 Eylül
1952'de yürürlüğe girmiştir. Türkiye, Sözleşmeyi 18 Mayıs 1954'de
onaylamıştır. (Resmi Gazete 19 Mart 1954 / sayı 8662)
Bu derece önemli olan bireysel hayatın önemli unsurlarından birisi
olan özel hayatın gizliliği konusuna, hukukumuzda ilk olarak 1961
Anayasasının 15 ilâ 17’nci maddelerinde yer verilmiştir. 1982
Anayasasında da “Özel hayatın gizliliği ve korunması” kenar başlığı
altında 20, 21 ve 22’nci maddelerde bu konu düzenlenmiştir.
Anayasanın 20’nci maddesinin birinci fıkrasında, “Herkes, özel
hayatına ve aile hayatına saygı gösterilmesini isteme hakkına
sahiptir. Özel hayatın ve aile hayatın gizliliğine dokunulmaz.”
hükmüne yer verilmiştir. Söz konusu maddenin gerekçesinde de; “Bu
madde ile kişinin özel hayatı korunmaktadır. Kişinin özel hayatı
ferdi, özel hayat ve ayrı bir kavram ve bir ‘bütün’ teşkil eden aile
hayatından oluştuğu için her ikisi birlikte ifade edilmiştir.”
denilmiştir.
Anayasa Mahkemesi, 1412 sayılı CMUK’un 94’üncü maddesinin iptali
istemiyle açılan davadaki kararında şu ifadelere yer vermiştir: “Özel
hayatın korunması her şeyden önce bu hayatın gizliliğinin korunması,
başkalarının gözleri önüne serilmemesi demektir. Orada cereyan
edenlerin yalnız kendisi veya kendisinin bilmesini istediği kimseler
tarafından bilinmesini istemek hakkı, kişinin temel haklarından
biridir. Bu niteliği sebebiyledir ki, özel hayatın gizliliğine
dokunulmaması, insan haklarına ilişkin beyanname ve sözleşmelerde
korunması istenilmiş, ayrıca tüm demokratik ülke mevzuatında açıkça
belirlenen istisnalar dışında bu hak devlet organlarına, topluma ve
diğer kişilere karşı korunmuştur. İnsanın mutluluğu için büyük önemi
olan özel hayata saygı gösterilmesi hakkı onun kişiliği için temel bir
hak olup yeteri kadar korunmadığı takdirde kişilerin ve dolayısıyla
toplumun kendini huzurlu hissedip güven içinde yaşaması mümkün
değildir. Bu nedenlerle söz konusu gizliliği çeşitli biçimde ihlal
eylemleri suç sayılarak ceza yaptırımlarına bağlanmıştır.”
(31.03.1987,E.1986/24,K.1987/8).
Yukarıda yapılan açıklamalardan da anlaşılacağı üzere, kişinin özel ve
mesleki hayatı ile ilgili olup da başkalarından uzak kalmasını
istediği hususlar, o kişinin sır çevresini, diğer bir ifadeyle
gizlilik alanını oluşturur. Bu bağlamda, anılan sözleşmenin belirtilen
maddelerine aykırılıkların da göz önüne alınması gerektiği
kanısındayız.
Özürlülük her şeyden önce biyolojik bir durumu anlatıyor. Vücudun
herhangi bir yerinde bulunan işlevsel bozukluk söz konusudur ve bu
yönüyle kişisel bir özelliği de bulunmaktadır. Bu bağlamda, "özel
hayatın gizliliği” ilkesi kapsamında değerlendirilmesi gerekir. Nüfus
cüzdanlarında bu özel bilginin bulunmasıyla bireyler, sakatlıklarını
ilgilendirmeyen ve dolayısıyla da bu durumlarını belgelemelerini
gerektirmeyen işlemlerde bile durumlarını açığa vurmak zorunda
kalacaklardır. Öte yandan, ilk bakışta anlaşılmayan sakatlıklar da
vardır. Sakat hakları konusunda öncü olarak değerlendirilen ABD
Sakatlık Hukukunda bu tür sakatlıklar, “gizli sakatlık” anlamına gelen
“hidden disability” kavramıyla ifade edilmektedir. Örnek olarak, HIV/AIDS
taşıyıcılarının, epilepsi hastalarının, ruh ve sinir hastalarının ve
ileri derece kalp hastalarının sakatlıkları da bu tür gizli
sakatlıklardır. Bu tür hastalar yaşayabilecekleri önyargı içerikli
ayrımcılıkları önlemek amacıyla sakatlık durumlarıyla ilgili olmayan
işlemlerde bu durumlarını saklamak da isteyebilirler. Tam da bu
noktada Davalı Özürlüler İdaresi Başkanlığı'nın savunmasında,
"...iptali istenen Yönetmelik hükmünün özel hayatın gizliliği ve
korunmasına aykırı olduğu iddiası dayanaksızdır." biçimindeki sözleri
gerçeği yansıtmamaktadır. Açıklamalarımızdan da anlaşılacağı gibi, söz
konusu iddianın gerek Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nde, gerekse
Anayasa'da sağlam bir dayanağı bulunmaktadır. Buna ek olarak, Davalı
İdare'nin yukarıda yer verdiğimiz sözlerini izleyen paragrafta:
"Ayrıca, nüfus cüzdanı herkesin görebileceği bir belge değildir. Nüfus
cüzdanını görebilecek kişi ve kurumlar bellidir." biçimindeki
genelleme anlayışını yansıtan, yüzeysel nitelikteki sözleri de gerçek
dışıdır. Başka bir kimlik belgesine sahip olmayanlar her zaman nüfus
cüzdanını kullanmaktadırlar. Anılan Yönetmelik madde 10’da, “Özürlüler
için kimlik kartının içerdiği bilgilerin değişmesi, kaybedilmesi,
çalınması durumunda yeniden “özürlüler için kimlik kartı" düzenlenmez.
Özürlülük bilgisinin yer aldığı nüfus cüzdanı, nüfus müdürlüklerinden
talep edilir.” denilmektedir
III. Anayasa Madde 124’e Aykırılık
Anayasa’nın 124. maddesinde “Başbakanlık, bakanlıklar ve kamu
tüzelkişileri, kendi görev alanlarını ilgilendiren kanunların ve
tüzüklerin uygulanmasını sağlamak üzere ve bunlara aykırı olmamak
şartıyla, yönetmelikler çıkarabilirler” hükmü yer almaktadır.
Aktarılan hükümden de açıkça anlaşılacağı gibi, Davalı İdare'nin
yönetmelik çıkarma yetkisinin sınırı bu hükümle çizilmiştir. Daha da
açık bir anlatımla, idare kanun ve tüzüklere aykırı olmamak koşuluyla
yönetmelik çıkarabilecektir. Oysa dava konusu yönetmelik yetki
bakımından dayandığı 571 Sayılı Özürlüler İdaresi Başkanlığının
Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararname’nin 3.
maddesinin “h” bendine de aykırıdır. Özürlüler Veri tabanı
Oluşturulması ve Özürlülük Bilgisinin Nüfus Cüzdanında Yer Almasına
Dair Yönetmeliğin "Dayanak" başlığını taşıyan 3. maddesinde: “Bu
Yönetmelik, 25/3/1997 tarihli ve 571 sayılı Özürlüler İdaresi
Başkanlığı Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamenin
3 üncü maddesinin (h) bendi ve 25 inci maddesi ile 1587 sayılı Nüfus
Kanununun 57nci maddesinin ikinci fıkrasına dayanılarak
hazırlanmıştır.” hükmü bulunmaktadır. Öncelikle, 571 Sayılı KHK'nin 3.
maddesinin "h" bendinde: “Yürürlükte bulunan mevzuata dayanılarak
münhasıran özürlülere tanınan hak ve hizmetlerden yararlanmada
kullanılmak üzere kimlik kartı hazırlamak” hükmüne yer verilmiştir. Bu
düzenlemeden de açıkça anlaşıldığı gibi, söz konusu idareye tanınan
yetki münhasıran özürlülere tanınan hak ve hizmetlerden yararlanmada
kullanılacak özel bir kimlik belgesidir. Başka bir anlatımla, söz
konusu KHK bağımsız bir kimlik belgesinin düzenlenmesi yükümlülüğünü
getirmiştir. Bu kimlik belgesinin nüfus cüzdanıyla herhangi bir ilgisi
yoktur. İkinci olarak, yine yönetmeliğin "Dayanak" başlıklı maddesinde
sözü geçen 571 Sayılı KHK'nin 25. maddesinde de: “Başbakanlık
görevleri ile ilgili konularda yönetmelik, tebliğ, genelge ve diğer
idari metinleri düzenlemekle görevli ve yetkilidir.” düzenlemesine yer
verilmiştir. Ancak bu görev ve yetkinin Anayasa'nın 124. maddesi
çerçevesinde yerine getirilmesi gerektiği kuşkusuzdur. Özetle yasaya,
yönetmelik gibi yönetsel düzenleyici işlem niteliği taşıyan bir
metinle yeni bir kayıt eklenmesi hukuk tekniğiyle bağdaşmadığından bu
tür bir düzenleme, yönetimin yetkisini aştığının bir kanıtıdır.
IV. Nüfus Yasası Madde 43, 57 ve Nüfus Hizmetleri Yasası Madde 7 ve
41/7'ye Aykırılıklar
Dava konusu yönetmelik, yürürlüğe girdiği 30.10.2005 tarihinde
yürürlükte bulunan 1587 Sayılı Nüfus Yasası'nın 43 ve 57. maddelerine
aykırıdır. 1587 Sayılı Nüfus Yasası'nın 43. maddesinde nüfus
cüzdanında yer alması gereken kayıtlar tek tek sayılmıştır. Bu maddede
özürlülükle ilgili bir kayıt bulunmamaktadır. Aynı yasanın 57.
maddesinin 3. fıkrasında ise: "Nüfus cüzdanlarına her ne sebeple
olursa olsun bu kanunla diğer kanunlar gerekleri dışında bir kayıt ve
işaret yapılamaz..." düzenlemesi yer almaktadır. Bu bağlamda, dava
konusu yönetmelik açıkça anılan düzenlemelere de aykırı hükümler
içermektedir. Açıkladığımız nedenlerle 1587 Sayılı Nüfus Yasası’nın
57. maddesinin söz konusu yönetmeliğe yasal bir dayanak olamayacağı
gibi, yönetmeliğin düzenlemesiyle de ihlal edildiği kanısındayız. Bu
noktada Davalı İçişleri Bakanlığı’nın savunmasında dile getirdiği gibi
söz konusu düzenlemeler 1587 Sayılı Yasanın 47. maddesiyle de
ilişkilendirilemez. Bu maddede: "Meslek, sanat, din ve her hangi bir
arıza sebebiyle vücuttaki şekil değişiklikleri..." sözleri yer
almaktadır. Burada sözü edilen, özürlülük durumu değildir. Her özürün
vücutta şekil değişikliğine neden olmayacağı gerçeği de bunun en açık
kanıtıdır. Özetle, özürlülük durumunun söz konusu maddede belirtilen
“arıza” veya “vücuttaki şekil değişikliği” kapsamının dışındadır. Bu
durum, Yüksek Mahkememizin Sayın Yargıcı Mehmet Ünlüçay‘ın da azlık
oyunun gerekçesinde belirtilmiştir.
Dava konusu yönetmeliğin nüfus cüzdanlarına ilişkin düzenlemeleri,
25.4.2006 tarih ve 5490 Sayılı Nüfus Hizmetleri Yasası'nın 7 ve 41/7.
maddelerine de açıkça aykırıdır. Anılan yasanın 7. maddesinde de nüfus
cüzdanında yer alması gereken kayıtlar, hiç bir kuşkuya yer
bırakmayacak açıklıkta maddeler halinde sıralanmış; 41. maddenin 7.
fıkrasında ise nüfus cüzdanlarına bu yasada öngörülenler dışında kayıt
ve işaret konamayacağı belirtilmiştir.
V. Konuyla İlgili Diğer Uluslararası Hukuksal Düzenlemeler
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin yukarıda anılan hükümlerine ek
olarak, Türkiye’nin de tarafı bulunduğu Uluslararası Ekonomik, Sosyal
ve Kültürel Haklar Sözleşmesi’ne (ESKHS) dayanılarak, Ekonomik, Sosyal
ve Kültürel Haklar Komitesi’nce hazırlanan 9 Aralık 1994 tarihli, 5
Numaralı Genel Yorum belgesinde yer alan sakatlığa dayanan ayrımcılık
tanımı da davaya konu olan ayrımcılığın değerlendirilmesinde göz önüne
alınmalıdır. Ayrımcılık sorununu ele alan ve “Sakat bireyler”
başlığını taşıyan 5 Numaralı Genel Yorum belgesinin 15. paragrafında,
hukuksal ve fiili olarak sakatlığa dayanan ayrımcılığın uzun bir
geçmişinin olduğu ve türlü biçimlerinin bulunduğu belirtildikten
sonra, sakatlığa dayanan ayrımcılık, -belgedeki ifadeyle "disability-based
discrimination"- şöyle tanımlanmıştır: "Bu sözleşmenin amaçlarına
uygun olarak, sakatlığa dayanan ayrımcılık, her türlü ayrıştırma,
dışlama, kısıtlama ya da tercih veya gerekli düzenlemelerin gereği
gibi yapılamaması dolayısıyla, ekonomik, sosyal ve kültürel hakların
kullanılmaması veya bu haklardan yararlanılmasının büyük ölçüde
ortadan kaldırılmasıdır..." Tanımdan da anlaşıldığı üzere, ayrıştırma
da bu belgede yapılan ayrımcılık tanımının kapsamına girmektedir.
Davaya konu olan yönetmelikte de bu tür bir ayrıştırma söz konusudur.
Bu ayrımcılık, öncelikle sağlam-sakat ayırımı ile kendisini
göstermektedir. Öte yandan, özürlülük bilgisini nüfus cüzdanına
yazdırmayan sakat bireylerle, bu bilgiyi nüfus cüzdanına ekletenler
arasında da bir ayrımcılık doğacaktır, çünkü hak ve hizmetlerden
yararlanmak için özürlülük bilgisini içeren nüfus cüzdanını göstermek
gerekecektir. Her ne kadar yönetmelikte, özürlülük bilgisinin nüfus
cüzdanlarına eklenmesi sakatların isteğine bırakılsa da, söz konusu
yönetmeliğin yerini aldığı “özürlü kimlik kartı” uygulamasına son
verildiğinden zamanla sakat birey 6 ayda bir rapor almaktan yorulacağı
için nüfus cüzdanına bu bilgiyi ekletmek zorunda kalacaktır. Bu da
yönetmeliğin bir başka çelişkisidir. Bu açıklamalara ek olarak, yakın
bir gelecekte imzaya açılması beklenen ve Birleşmiş Milletler’in
hazırlamakta olduğu, “Uluslararası Sakat Hakları Sözleşmesi”nin taslak
metninin, 31. maddesinde de veri tabanı oluşturulurken ve
istatistiksel bilgiler toplanırken sakatların özel yaşamına saygı
gösterilmesi ve gizlilik ilkesine uyulması gerektiği devletlere bir
yükümlülük olarak getirilmiştir.
VI. Davalı İçişleri Bakanlığı ve Özürlüler İdaresi Başkanlığı'nın
Savunmalarındaki İddialara Yanıtlar
A-İçişleri Bakanlığı’nın Savunmasına Yanıtlar: Davalı İçişleri
Bakanlığı savunmasında, “...özürlü oranına ilişkin bilginin nüfus aile
kütüklerinde yer alması 5490 sayılı Nüfus Hizmetleri Kanunu ve olay
tarihinde yürürlükte bulunan 1587 sayılı Nüfus Kanununun 43 üncü
maddesi hükümlerine aykırılık teşkil etmemektedir.” biçimindeki
sözleri gerçeği yansıtmamaktadır. Yukarıda da açıkladığımız gibi,
özürlü oranının nüfus cüzdanında yer alması, 1587 sayılı Nüfus
Yasası’nın 43, 57/3 ve 5490 sayılı Nüfus Hizmetleri Yasası’nın 7 ve
41/7. maddelerine açıkça aykırıdır. Anılan her iki yasada da özür
bilgisine ilişkin bir hüküm bulunmadığı gibi, nüfus aile kütüklerinde
bulunması gereken kayıtlar tek tek sayılmıştır. Buna ek olarak, Nüfus
Hizmetleri Yasası’nın 41/7 ve Nüfus Yasasının 57/3. maddelerinde nüfus
cüzdanlarına yasada öngörülenler dışında her ne nedenle olursa olsun
kayıt ve işaret konulamayacağı da açıkça belirtilmiştir.
Davalı Bakanlığın savunmasında, "...MERNİS sisteminin işleyişine
ilişkin esas ve usuller, Özürlüler Veri Tabanı Oluşturulmasına ve
Özürlülük Bilgisinin Nüfus Cüzdanında Yer Almasına Dair Yönetmeliğin
yürürlüğe girdiği tarihte yürürlükte olan 1587 sayılı Kanunun 43üncü
madde, ek 3üncü madde, ek 4üncü madde ve ek 6ncı maddelerinde, 5490
sayılı Nüfus Hizmetleri Kanununun ise 5inci, 6ncı, 7nci, 45inci, 46ncı
ve 47nci maddelerinde düzenlenmiştir. MERNİS'in proje amaçlarından
bahsedilerek hangi bilgilerin elektronik ortamda, hangi bilgilerin
kağıt ortamında tutulacağının belirlenmesi proje amaçlarıyla
çelişmediği gibi hukuka da aykırı düşmemektedir." biçimindeki sözleri
hukuksal dayanaktan yoksundur. Anılan yasaların sözü geçen
maddelerinde de özürlülük bilgisinin nüfus cüzdanında ya da MERNIS
sisteminde yer almasına ilişkin hiçbir hüküm bulunmamaktadır. Çelişik
olan nokta, MERNİS sisteminin proje amaçlarının hukuksal bir zemine
oturtularak anılan yasalarda gerekli düzenlemelere yer verilmesi
değil; kişinin özel hayatının bir parçası olan özür durumunun
Anayasa'ya ve yasalara aykırı bir biçimde yönetmelikle düzenlenerek
gizlilik ilkesine aykırı hareket edilmesidir. Ayrıca Davalı Bakanlığın
yukarıda yer verilen sözlerini izleyen paragrafta: “Söz konusu
özürlülük bilgisi ile özürlü vatandaşların hak ve menfaatlerinin
sağlanması, bu bilgilere kolaylıkla ulaşılması ve bilgilerin
ilgililerin isteğine göre yansıtılması amaçlanmıştır.” biçimindeki
açıklaması da konunun ne kadar yüzeysel değerlendirildiğinin bir
göstergesidir. Yönetmelik sadece bu özel bilginin veri tabanında yer
almasını düzenlemekle kalmamış, bu bilgiyi nüfus mevzuatına aykırı bir
biçimde nüfus cüzdanlarında da yer almasına olanak sağlayacak biçimde
düzenlemiştir. Söz konusu bilginin ilgililerin isteğe bağlı olması,
hak ve menfaatlerle olan ilişkisine yönelik iddialara aşağıda
değinilecektir.
B-Başbakanlık Özürlüler İdaresi Başkanlığı’nın Savunmasına Yanıtlar:
Davalı Özürlüler İdaresi Başkanlığı savunmasında, 5378 sayılı
Özürlüler ve Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik
Yapılması Hakkında Kanun’un 42. maddesi uyarınca, 571 sayılı Özürlüler
İdaresi Başkanlığı Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun Hükmünde
Kararname'nin 3. maddesinin "h" bendinde yapılan değişikliğe
yollamayla izleyen paragraflarda şu sözlere yer vermiştir: “...Nüfus
cüzdanı ülkemizde herkes için düzenlenen tek kimlik kartıdır. Bu
kartın arka yüzünde ‘%...oranında özürlüdür’ ifadesinin yazdırılması
ile, özürlü vatandaşlarımızın kendilerine tanınan hak ve hizmetlerden
yararlanmalarında, nüfus cüzdanının kullanılması hedeflenmiştir.
Anılan bentte özürlülere münhasıran bir kimliğin düzenlenmesinden söz
edilmemiş, sadece münhasıran özürlülere tanınan hak ve hizmetlerden
yararlanmada kullanılması için belge düzenlenmesi öngörülmüştür.
...Dolayısıyla dava konusu Yönetmelikle de, bir kişinin özürlülük
oranını belirten ibarenin nüfus cüzdanında yer alması, 571 sayılı
Kanun Hükmünde Kararnamenin 3 üncü maddesinin (h) bendinde yer alan
“Yürürlükte bulunan mevzuata dayanılarak münhasıran özürlülere tanınan
hak ve hizmetlerden yararlanmada kullanılmak üzere” amacına uygundur.”
571 sayılı KHK'nin 3. maddesinin “h” bendinde “...münhasıran
özürlülere tanınan hak ve hizmetlerden yararlanmakta kullanılmak
üzere...” sözlerine yer verilmiştir. Burada anlatılmak istenen Davalı
İdare’nin savunmasında yer verdiği iddianın tersine, özürlülere
tanınan hak ve hizmetlerden yararlanmada kullanılacak özel bir kimlik
kartıdır. Bu kimlik kartı nüfus cüzdanından tamamen bağımsız bir
kimlik kartıdır. Yukarıda adı geçen 5378 sayılı Yasa’nın 42. maddesi
ise bu özel kimlik kartının düzenlenmesi yetkisini valiliklere vermiş,
ancak bu belgenin özel bir kimlik kartı olması gerektiği yönündeki
düzenlemede hiç bir değişiklik yapmamıştır. Tam da bu noktada, Davalı
İdare’nin, 571 sayılı KHK'nın anılan maddesini yanlış yorumladığı
açıktır.
Davalı İdare, savunmasında söz konusu uygulamayla, “Özürlülüğü
belgeleyen bir belgenin alınması süresi 8 aydan 1 haftaya
indirilmiştir.” sözlerine yer vermiştir. Oysa 571 sayılı KHK'nın
yukarıda anılan maddesi bu belgenin hazırlanması ve verilmesiyle
ilgili usul ve esasların, İçişleri Bakanlığı ve Özürlüler İdaresi
Başkanlığı ile Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Genel Müdürlüğünce
müştereken hazırlanacak yönetmelikle belirleneceği belirtilmiştir.
Davalı İdare söz konusu belgenin en kısa sürede nasıl
hazırlanabileceğinin yollarını aramak yerine, özürlülük bilgisinin
nüfus cüzdanlarında yer almasını sağlayan bir yönetmelikle kolaya
kaçmış, söz konusu Kanun Hükmündeki Kararname'nin hükmüne de aykırı
hareket etmiştir. Yine söz konusu uygulamanın yararları arasında,
özürlü kimlik kartı alınması aşamasındaki bürokratik işlemlerin
kaldırıldığı; özürlü bilgisinin geçerli bir belgede yer alması ve iki
kart taşıma zorunluluğunun ortadan kaldırılması ve yeni yönetmeliğin
yürürlükten kaldırdığı özürlü kimlik kartı uygulamasıyla elde edilen
bilgilerin statik olduğu yönündeki savunmaların da gerçeklikten uzak
ve yüzeysel olduğu kanısındayız. Bunun gerekçeleri şunlardır:
· Nüfus cüzdanının düzenlenmesi, verilmesi, düzeltilmesi ve değişiklik
yapılması gibi işlemler de bürokratik işlemler gerektirir. Söz konusu
uygulamayla süre kısaltılmıştır, ancak bu kısaltmanın hukuksal
dayanağı olmadığı gibi, söz konusu uygulama özel hayatın gizliliğine
de aykırıdır.
· Günlük yaşamın gerekleri dolayısıyla herkes sürücü belgesi,
pasaport, mesleksel unvanları gösteren ve ilgili kuruluşlarca
düzenlenen kimlik kartları gibi birden fazla kart taşımak zorundadır.
Böyle bir iddia karşısında, örneğin mesleksel unvanların da nüfus
cüzdanlarına yazılması gündeme gelebilecektir.
· Özürlü kimlik kartı gibi, nüfus cüzdanı da statiktir. Düzenlenmesi
ve değiştirilmesi sıkı koşullara bağlanmıştır. Dolayısıyla nüfus
cüzdanında yer alan kayıtların da sürekli güncellenmesi söz konusu
olamaz. Her ne kadar güncellemenin MERNİS veri tabanıyla ilgili olduğu
söylenmişse de, davaya konu olan bu veri tabanı değil, özür durumunun
nüfus cüzdanında yer almasıdır.
Yukarıdaki açıklamalara ek olarak, Özürlüler İdaresi’nin savunmasında,
özürlü kimlik kartının sakat bireylere tanınan hak ve hizmetlerden
yararlanmada yetersiz kaldığı; kurum ve kuruluşların bu kartı geçerli
saymadığı; dolayısıyla kartın işlevini yitirdiği; söz konusu kartın ön
yüzünde özür gruplarının adlarına koyu renkli harflerle yer verildiği
ve bunun da sakat bireyleri daha çok rencide ettiği; söz konusu kartın
sahte örneklerinin hazırlandığı gibi nedenlerle özürlü kimlik kartı
uygulamasının kaldırıldığı belirtilmiştir. Sakat bireyin, sakatlığı
ile ilgili yapacağı işlemlerde kullanılmak üzere aldığı rapor ile bu
rapora dayanılarak oluşturulmuş “özel kartın” üzerinde, sakatlığın
türünün yazılı olması, iddia edildiği gibi sakatı rencide eden bir
durum olamaz.
Öncelikle, söz konusu özürlü kimlik kartının işlevsel değerinin
güçlendirilmesi, ilgili kurum ve kuruluşların geçerli saydığı bir
duruma getirilmesi Özürlüler İdaresinin görev alanına girmektedir. Bu
konuda gereken çalışmaların yapılmasıyla söz konusu kartın geçerliliği
sağlanabilirdi. İkinci olarak özürlü kimlik kartı sadece sakat
bireylere tanınan hak ve hizmetlerden yararlanmada kullanılacak bir
belgedir. Ancak bu belgenin insan onuruna yakışır bir duruma
getirilmesi, özel yaşamın gizliliğine aykırı öğeler içermemesi de söz
konusu İdare’nin gereken değişiklikleri yapacağı bir yönetmelikle de
sağlanabilirdi. Ne var ki, söz konusu İdare, 571 sayılı KHK’nin
yukarıda anılan maddesine uygun olarak özürlü kimlik kartını çağdaş
bir belge durumuna getirmek yerine özür bilgisinin nüfus cüzdanlarında
yer almasını sağlayan yönetmeliği çıkarmıştır. Üçüncü olarak,
bilindiği gibi birçok resmi belge sahte örneklerinin hazırlanması
riskiyle karşı karşıyadır. Bu belgelerin içerdiği kayıtların geçerli
ve güvenilir olmasını sağlamak için risk altındaki bütün belgelerin
içerdiği kayıtları nüfus cüzdanına ekleme gibi bir olanak yoktur.
Özürlüler İdaresi'nin savunmasında da, “...İstanbul Büyükşehir
Belediyesi de, daha sonra özürlüler için kimlik kartının çok sayıda
sahtesinin yapıldığını ve uygulamada sorunlarla karşılaşıldığını
bildirerek bu kimlik kartının değiştirilerek, sahtesi yapılamayacak
şekilde düzenlenmesi ve güvenilir hale getirilmesi konusunda
Başkanlığımızdan talepte bulunmuştur.” sözleri yer almaktadır.
İdare’nin savunmasına eklediği Ek 2'de de benzer bilgiler yer
almaktadır. Bu bağlamda, söz konusu kartla ilgili şikayetler kartın
sahte örneklerinin hazırlanmasından kaynaklanmaktadır. Bu talepte de
başka bir kart hazırlanması veya söz konusu özür durumunun nüfus
cüzdanlarına aktarılması gibi bir istem yer almamıştır. Özürlü kimlik
kartının sahtelerinin yapılması uygulamanın titizlikle izlenmesi ve
söz konusu durumlar için öngörülen yaptırımlarla en aza
indirilebilir/önlenebilirdi. Tam da bu noktada, söz konusu iddia da
inandırıcılıktan uzaktır.
Davalı İçişleri Bakanlığı ve Özürlüler İdaresi Başkanlığı’nın
savunmalarında sık sık yineleme gereği duydukları ve dava konusu
yönetmeliğin 7. maddesinde yer alan özürlülük durumunun nüfus
cüzdanlarında yer alması durumunun ilgilinin isteğine bağlı olması
durumu ise sadece durumun görünüşünü ifade etmektedir. Her ne kadar
söz konusu yönetmeliğin 7. maddesinde bu özel bilginin ilgililerin
isteğine bağlı olarak nüfus cüzdanında yer alacağı belirtilmişse de
sağlık kurulu raporu alınması aşamasında karşılaşılan güçlükler
dolayısıyla zamanla ilgililerin istemeseler de bu bilgiyi nüfus
cüzdanlarına aktarmaları zorunlu duruma gelecektir. Öte yandan, bu
özel bilginin nüfus cüzdanlarında yer almasına ilişkin düzenlemeyle
söz konusu ayrımcılık zaten hukuksal olarak meydana gelmiştir. Fiili
olarak da özür durumunun belgelenmesini gerektirmeyen ve nüfus
cüzdanlarıyla yapılan işlemlerde ayrımcılık ortaya çıkabilecektir.
Buna ek olarak, söz konusu düzenleme özel yaşamın gizliliği ilkesine
de aykırıdır. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 8. maddesinde yer
alan özel yaşamın gizliliğine ilişkin düzenleme, “Özel Yaşama ve Aile
Yaşamına Saygı Hakkı” başlığıyla düzenlenmiştir. Dikkat edilirse, söz
konusu düzenleme "hak" ekseninde yapılmıştır. Dolayısıyla, söz konusu
düzenlemeyle bu hak gözardı edilmiştir. Ayrıca Davalı İdare ve
Bakanlığın savunmalarında iddia ettikleri gibi, söz konusu özel
bilginin nüfus cüzdanlarında yer alması zorunlu değilse, Davalı
Başbakanlık Özürlüler İdaresi Başkanlığı’nın savunmasında, -bakınız
savunma yazısı, sayfa 6 ve eki (EK6)- “...Söz konusu uygulamada İETT
özürlü vatandaşlarımızdan ücretsiz taşıma kartı alabilmek için
aşağıdaki şartları taşımalarını istemektedir.” sözlerinin ardından
madde imleriyle sıralanan şu ifadeler nasıl açıklanacaktır: “Özürlüler
için Ücretsiz Seyahat Kartı düzenlemesi esasında Nüfus Cüzdanlarında
‘%…oranında özürlüdür.’ İbaresi veya Mernis Veri Tabanında özürlü
bilgileri yer almayanların talepleri dikkate alınmayacaktır.” Bu
koşullar kendi aralarında da çelişiktir. Örneğin, birinci madde imiyle
gösterilen paragrafın sonunda: “...MERNİS Veri Tabanında özürlü oranı
bilgisi bulunmayanlar: bulundukları yerin İl Sosyal Hizmetler
Müdürlüğüne 'Sağlık Kurulu Raporu'nun aslı veya onaylı örneği ve Nüfus
Cüzdanıyla müracaat ederek, Mernis Veri Tabanında özür oranı
bilgisinin yer almasını talep edeceklerdir “. 3. madde imiyle
gösterilen yerde ise “...tam teşekküllü sağlık kuruluşundan temin
edilmiş %40 ve üstünde bir oranda Özürlüler İçin Sağlık Kurulu
Raporunun aslı ve fotokopisi eklenecektir.” Bu koşulların yer aldığı
paragrafı izleyen paragrafta ise söz konusu koşullarla çelişik
biçimde: “Yukarıdaki örnekte de açıkça görüldüğü gibi özürlülere
yönelik hak ve hizmetlerden özürlü vatandaşlarımızın faydalanmaları
için özürlülük bilgisinin nüfus cüzdanında yer alması bir şart
değildir. Özürlülük bilgisi nüfus cüzdanında yer alsın veya almasın
özürlülük bilgisinin MERNİS veri tabanında yer alması durumunda veya
sağlık kurulu raporunun ibrazı ile bu hizmetlerden yararlanabileceği
açıkça belirtilmiştir...” Eğer söz konusu bilginin nüfus cüzdanlarında
yer alması verilen hizmetlerde ölçüt olarak kabul edilmeyecekse neden
yasalara aykırı olan böyle bir düzenlemeye gidilmiştir?
Yine Özürlüler İdaresi’nin savunmasında şu satırlara yer verilmiştir:
“Ayrıca, özürlülük tıpkı cinsiyet gibi bir olgudur, kişinin durumunu
belirten bir durumdur...” Bilindiği gibi, birçok olgu vardır, ama
hepsi nüfus cüzdanında yer almaz. Söz konusu durum ise kişilerin özel
yaşamının bir parçasıdır. Kişinin durumunu belirtir, ancak özür
durumunun belgelenmesi sakat bireylere tanınan hak ve sunulan
hizmetler için önemlidir. Bu bağlamda, sakat bireylerin özel
durumlarını ilgilendirmeyen durumlarda bu bilginin kanıtlanması da
gerekmeyecektir. Bu açıklamalar bağlamında söz konusu düzenlemenin
özel yaşamın gizliliği ve eşitlik ilkelerine aykırı olduğu gibi,
uygulamada da ayrımcılığa yol açabileceği açıktır.
Özürlüler İdaresi’nin: “Ayrıca Yönetmelik çalışmaları yürütülürken,
özürlü kimlik kartı ile ilgili önceki uygulamalar konusunda
özürlülerin ve özürlü ailelerinin yakınmaları, görüşleri ve istekleri
göz önünde tutulmuştur." biçimindeki sözleri de gerçeklikten uzaktır.
İlgili kamuoyu, yönetmeliğin nüfus cüzdanlarına ilişkin düzenlemesini
yönetmeliğin yürürlüğe girdiği tarih olan 30.10.2005 tarihinden sonra
öğrenmiş, internet ortamındaki elektronik haber gruplarına yansıyan bu
durum tepki de görmüştür.
Son olarak, Davalı İdare’nin savunmasında, MERNİS sisteminin
güvenirliği, bu sistem kapsamında yurttaşlara e-devlet altyapısıyla
hizmet verileceği, sistemin sağladığı kolaylıklar, söz konusu sistemle
verilen hizmetlerde hız kazanılacağı ve benzeri açıklamaların
davamızla bir ilgisi yoktur. Davaya konu olan özürlülük bilgisinin
nüfus cüzdanında yer almasına ilişkin düzenlemelerdir.
Sonuç olarak: Davamızda yürütmenin durdurulması talebinin reddi
kararında azlık oyu veren Sayın Yargıç Mehmet Ünlüçay, azlık oyunun
gerekçesinde şu görüşlere yer vermiştir: “...ayrıca söz konusu
bilgilerin yazımı kişilerin isteğine bırakılmamıştır. Dava konusu
Yönetmelik ise, 1587 sayılı Yasaya aykırı biçimde özürlülük bilgisinin
nüfus cüzdanlarına ilgililerin isteğiyle yazılması şeklinde bir
düzenlemeyi içermektedir. ...Belirtilen sonucu doğuran dava konusu
yönetmelik, dayanak aldığı yasalara aykırı olduğu gibi; kişi hak ve
özgürlüklerini de zedeleyici niteliktedir.” Yukarıda ayrıntılarıyla
açıkladığımız nedenlerle, yönetmeliğin nüfus cüzdanlarına ilişkin
düzenlemelerinin, İdari Yargılama Usul Yasasının 27/2. maddesinde
düzenlenen yürütmeyi durdurma kararının verilebilmesi için aranan
koşullara tam olarak sahip olduğu kanısındayız. Söz konusu
düzenlemeler dayanmakta olduğu yasalara açıkça aykırıdır. Bu nedenle
hukuka açıkça aykırı olma koşulu gerçekleşmiştir. Nüfus cüzdanlarına
ilişkin düzenlemenin olası iptali durumunda da nüfus cüzdanının
yeniden değiştirilmesi gerekecektir. Bu da sıkı koşullara
bağlandığından telafisi güç zarar kapsamına girmektedir. Öte yandan,
yukarıda da belirtildiği gibi, söz konusu işlemin özel yaşamın
gizliliği ilkesine de açıkça aykırıdır.
Bütün bu açıklamalar bağlamında, Yüksek Mahkememizden, hukuk
tekniğinden yoksun ve hukuka açıkça aykırı olan bu düzenlemelerin,
ilgili yönetmeliğin, konu, maksat, şekil, sebep yönlerinden hukuka
aykırılığı nedeniyle istemimiz doğrultusunda iptaline karar
verilmesini talep ederiz.
Avni Arıkan, Dersu Erol Uyar, Elif Özen, Teslime Taplacı, Çağrı Doğan,
Gökhan Ayık
Vekili
Av.Senih ÖZAY
|