| |
DANIŞTAY BAŞKANLIĞI, 10. DAİRESİ
ANKARA
Esas Numarası : 2005 / 8667
Davacılar : Avni Arıkan, Dersu Erol Uyar, Elif Özen, Teslime Taplacı,
Çağrı Doğan, Gökhan Ayık
Vekili : Av.Senih Özay (antetteki adres )
Davalılar :1. İçişleri Bakanlığı - ANKARA
2. Başbakanlık Özürlüler İdaresi Başkanlığı - ANKARA
Özü : Davalı Bakanlık ve İdare savunmalarına yanıtımız ve ilgili
yönetmeliğin, konu, maksat, şekil, sebep yönlerinden hukuka aykırılığı
nedeniyle iptaline karar verilmesi talebidir.
Açıklamalar
:
Açıklamalarımızın
ayrıntılarına geçmeden önce, Yüksek Mahkememize sunduğumuz
dilekçelerin tümündeki sav/iddiaların, Davalı Özürlüler İdaresi’nin
iddialarının tersine, son derece güçlü hukuksal dayanaklarının
bulunduğunu önemle vurgulamak istiyoruz. Yapılan hukuksal
değerlendirmeler bütünüyle pozitif hukuka dayanmaktadır. Bu bağlamda,
aşağıda da gerekçeleriyle açıklanacağı üzere, Davalı İdare’nin,
hukuksal düzenlemeleri olması/anlaşılması gerektiği gibi değil,
anlamak istediği gibi algıladığı kanısındayız. Dava konusu
yönetmeliğin, dayandığı 1587 sayılı Nüfus Yasası’na, 571 sayılı
Özürlüler İdaresi Başkanlığının Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun
Hükmünde Kararname’ye ve 5378 sayılı Özürlüler ve Bazı Kanun ve
Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun’un
42. maddesine bile aykırı olması bu durumun en somut göstergesidir.
Öte yandan, Davalı İdare’nin savunması, dilekçemizin de algılanmak
istendiği gibi, algılandığı izlenimini vermektedir. Hukuk devleti
ilkesine anayasasında, “Cumhuriyetin Nitelikleri” arasında
yer veren bir ülkede, hukuka yalnızca yurttaşların değil, yönetimin de
uymak zorunda olduğunu anımsatarak, yukarıdaki saptamaların altını
özenle çiziyoruz.
1- Anayasa’nın 10, 20
ve 124. Maddelerine Açık Aykırılıklar
A-
10. maddeye aykırılıklar:
30/10/2005 tarih ve 25981 sayılı Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe
giren “Özürlüler Veri tabanı Oluşturulmasına ve Özürlülük
Bilgisinin Nüfus Cüzdanında Yer Almasına Dair Yönetmelik”,
Anayasa’nın “Kanun Önünde Eşitlik” başlığıyla düzenlenen 10.
maddesine açıkça aykırıdır. Dava konusu yönetmeliğin 2.
maddesinde, “özürlülük bilgisinin nüfus cüzdanlarında yer almasına
ilişkin usul ve esasları kapsar”; ikinci bölüm başlığı altında, “Özürlülük
Bilgisinin Nüfus Cüzdanında Yer Almasına...”; 7. maddede, 'Nüfus
cüzdanında özürlülüğüne ilişkin bilgi yer alan her Türkiye Cumhuriyeti
vatandaşı” ve maddenin 2. fıkrasında, ‘Özürlü olduğunu, istenen
belgelerle beyan eden ve il müdürlüklerine başvuran Türkiye
Cumhuriyeti vatandaşlarının nüfus cüzdanlarının arka yüzünde, ‘%...
oranında özürlüdür’ ifadesi yer alır” biçiminde düzenlemeler yer
almaktadır.
Bu düzenlemelerle,
öncelikle Anayasa’nın 10. maddesinin 1. fıkrasında yer alan: “Kanun
önünde eşitlik” ilkesi ihlal edilmiştir. Söz konusu
fıkrada: Herkesin dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi
inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayrım
gözetmeksizin kanun önünde eşit olduğu belirtilmiştir. Sakatlık
olgusu, önyargı ve ayrımcılık içeren yaklaşım ve davranışların
geleneksel konusu olduğundan yukarıda belirtilen ilkenin kapsamına
girmektedir. Anılan yönetmelik ise herkes için düzenlenen ve düzenleme
biçimi yasayla kesin olarak saptanmış olan temel kimlik
belgesinde, nüfus cüzdanında, özür durumunun oransal
özelliğinin yer almasını sağlayan düzenlemeler içermektedir. Bu
düzenlemeyle, sağlam-sakat ayrımı yaratılmıştır ve bu durum sakatlıkla
ilgisi olmayan işlemlerde de –özellikle sakatlığı ilk bakışta
anlaşılamayan insanlar için- gereksiz açıklamalar yapmak durumunda
bırakılmaya, sakatlığa dayanan ayrımcılık deneyimlerinin artmasına
neden olabilecektir. Özetle, açıkça belirtilen nedenlerle söz konusu
yönetmelik, Anayasa madde 10/1’e aykırıdır. Buna ek olarak, yine
Anayasa'nın anılan maddesinin son fıkrasında, "Devlet organları ve
idare makamları bütün işlemlerinde kanun önünde eşitlik ilkesine uygun
olarak hareket etmek zorundadırlar." hükmüne yer verilmiştir.
Yönetmelik, yönetim (idare) hukuku açısından “genel düzenleyici
işlem” türüne girdiğine göre doğal olarak, “...idare makamları
bütün işlemlerinde...” deyişinin de kapsamına girmektedir. Bu
noktada, söz konusu yönetmelik, Anayasa madde 10/1 ve son fıkralarına
açıkça aykırıdır. Bu bağlamda, gerekçeleriyle açıkladığımız
iddialarımızın, aktarılan Anayasa hükümlerinden de anlaşılacağı
gibi, oldukça güçlü, hukuksal zemine dayandığını belirtmek isteriz.
Davalı İdare’nin, yönetmeliğin dava konusu hükümlerinin Anayasa’nın
10. maddesine aykırı olmadığı yönündeki iddiaları gerçek dışıdır.
B-
20. maddeye aykırılıklar:
Dava konusu yönetmeliğin, özür durumunun nüfus cüzdanlarında yer
almasına ilişkin düzenlemelerinin, Anayasa’nın 20. maddesinde yer alan
“Özel Hayatın Gizliliği ve Korunması” hükmüyle bağdaşmadığını
da önemle yinelemek istiyoruz. Bundan önceki dilekçe metnimizde de
açıkça dile getirdiğimiz gibi, sakatlık, biyolojik boyutu da olan bir
olgudur ve bu yönüyle kişisel bir niteliği de bulunmaktadır. Bu
noktada, kesinlikle özel hayatın gizliliği ilkesinin kapsamına
girmektedir. Dava konusu yönetmelikte ise bu özel durumun nüfus
cüzdanlarında ilgilinin isteğine bağlı olarak yer alacağı
yönünde bir düzenlemeye yer verilmiştir. Vurgulamak isteriz ki,
özel hayatın gizliliği ve korunması ilkesinin yer aldığı ulusal ve
uluslararası hukuk belgelerinin hiçbirinde bu ilkenin
kişilerin/ilgililerin isteğine bağlı olarak gizlilik kapsamının dışına
çıkarılabileceği yönünde bir düzenleme yer almamaktadır. Bu
bağlamda, yapılan düzenlemelerin bu ilkeyi ihlal etmemesi
gerektiğini belirtmek gerekir. Anılan ilke aynı zamanda Avrupa
İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS) 8. maddesinden de anlaşılacağı
gibi, insan hakları ve özgürlükleri arasında yer almaktadır. Söz
konusu ilke, anılan sözleşmede: “Özel Yaşama ve Aile Yaşamına Saygı
Hakkı” başlığı altında düzenlenmiştir. Tam da bu noktada,
yönetmelikteki düzenlemelerle anılan hakkın ihlal edildiği
kanısındayız. Buna ek olarak ve bundan önceki dilekçemizde açıklandığı
gibi, özür durumu ve oranının nüfus cüzdanında yer almasıyla, sakat
bireyler sakatlıklarını ilgilendirmeyen ve dolayısıyla bu durumlarını
belgelendirmelerini gerektirmeyen durumlarda bile bu özel durumlarını
açığa vurmuş olacaklardır. Bilindiği gibi, nüfus cüzdanı ülkemizde
herkes için düzenlenen temel kimlik belgesidir ve dolayısıyla her
türlü işlemde bu belgenin ibrazı istenmektedir. Toplumumuzdaki yanlış
yaklaşım ve tutumların da etkisiyle, sakatlığı –örneğin körlük gibi-
ilk bakışta anlaşılamayan, gizli sakatlığı bulunan bireylerin
–örneğin, HIV/AIDS, epilepsi, ruh ve sinir hastalıkları, ileri derece
kalp hastalıkları, diyabet vb- sakatlıklarının ne olduğu gibi
soruların sorulması üzerine gereksiz açıklamalar yapmak durumunda
kalabileceklerdir. Aktarılan durumun gündelik hayatta birçok örneğiyle
karşılaşılmaktadır. Örneğin, sakatlık durumu ilk bakışta
anlaşılmayanlara, “senin neren özürlü?” soruları sorulabilmektedir.
Davalı İdare, son savunmasında bu konuyla ilgili şu açıklamalara yer
vermiştir:
“...Şöyle ki nüfus
cüzdanlarında HIV/AIDS taşıyıcıları, ruh hastalıkları gibi yukarıda
sözü edilen hastalıklar ve diğer hastalıklara yer verilmemektedir.
Örneğin özür oranı %40 olan bir HIV/AIDS taşıyıcısı veya şizofren
hastası, özürlülük bilgisini nüfus cüzdanına yazdırmak istiyorsa,
nüfus cüzdanlarının arka yüzünde ‘%40 oranında özürlüdür’ ibaresi
yazılacaktır. Dolayısıyla, hastalığının niteliğine ilişkin herhangi
bir kayıt nüfus cüzdanında ve MERNİS veri tabanında yer almamaktadır.
Çünkü, bir özürlü bireyin kendisine tanınan hak ve hizmetlerden
faydalanabilmesi için özür oranı asıldır, özür grubunun veya hastalık
tanısının belirtilmesine gerek yoktur. Tersine dava konusu edilen
Yönetmelikle uygulamadan kaldırılan ve davacıların uygulanmasının
sürdürülmesini istediği, ‘Özürlüler İçin Kimlik Kartı’nda özürlü
bireyin özür grubu ve tanısı yer almakta idi. Özürlü kimlik kartında
HIV/AIDS taşıyıcısı veya şizofren ifadesi açıkça yazılıyordu. İddia
edildiğinin aksine, özürlülük bilgisinin yani sadece özür oranının
isteğe bağlı olarak nüfus cüzdanına yazdırılması özürlü bireyin özel
hayatın gizliliğini ve korunmasını sağlamıştır. Birinci savunmamızda
açıklandığı gibi, ruhsal hastalığı olan özürlü bireyler ile yakınları
bu bilginin özürlü kimlik kartından kaldırılması yönünde talepte
bulunmuşlardır.”
Öncelikle, özür
bilgisinin sadece oranıyla nüfus cüzdanlarında yer alması, söz konusu
özel durumun açığa çıkması için yeterlidir. Bu nedenle,
hastalık/sakatlık tanısı yer almasa da, özür bilgisinin oranıyla nüfus
cüzdanlarında yer alması zaten özel hayatın gizliliği ilkesine
aykırılık oluşturmaktadır. Özetle, bu bilginin hiçbir biçimde nüfus
cüzdanında yer almaması gerekir. Buna ek olarak, Davalı İdare yukarıda
aktarılan alıntıda şunları vurguluyor: “...Çünkü, bir özürlü
bireyin kendisine tanınan hak ve hizmetlerden faydalanabilmesi için
özür oranı asıldır...” Bu bağlamda, “Özürlüler İçin Kimlik Kartı”nda
sadece özür oranına yer vermek yerine, söz konusu bilginin
oransal özelliğiyle nüfus cüzdanlarında yer almasına ilişkin bir
yönetmelik çıkarıldığı da açıktır. Öte yandan, Davalı İdare’nin
savunmasından aktarılan alıntının sonunda yer alan şu sözler de söz
konusu talebin göz önüne alınmadığının bir göstergesidir: “...ruhsal
hastalığı olan özürlü bireyler ile yakınları bu bilginin özürlü
kimlik kartından kaldırılması yönünde talepte bulunmuşlardır.”
Bu anlatımdan da açıkça anlaşıldığı gibi, kaldırılması istenen “Özürlüler
İçin Kimlik Kartı” değil, hastalık/sakatlık grupları
ve tanısının söz konusu “Özürlüler İçin Kimlik Kartı”ndan
kaldırılmasıdır. Tam da bu noktada, Davalı İdare’nin söz
konusu yönetmelikle, hukuka aykırı davrandığı gibi, kendisine iletilen
talepleri de algılamak istediği gibi anladığı açıkça görülmektedir.
Ayrıca Davalı İdare son savunmasında şu sözlere yer vermiştir:
“...Özürlülük bilgisi için
asıl olan nüfus cüzdanında yer alması değil, MERNİS veri tabanındaki
bilginin güncel olmasıdır. Çünkü kamu kurumları özürlülere hizmet
sunarken MERNİS veri tabanını dikkate almaktadırlar...”
Bu açıklamalardan da açıkça
anlaşıldığı üzere, özür bilgisinin nüfus cüzdanında yer almasına
ilişkin düzenlemeler gereksizdir. Bundan önceki dilekçemizde de
dile getirdiğimiz gibi, dava konusu olan, yönetmeliğin, özür
bilgisinin nüfus cüzdanlarında yer almasına ilişkin düzenlemeleridir.
Söz konusu özel bilginin veri tabanında yer alması dava konusunun
dışındadır.
C-
124. maddeye aykırılık: Dava konusu yönetmelik hükümleri,
Anayasa’nın 124. maddesine de aykırıdır. Anılan maddede: “Başbakanlık,
bakanlıklar ve kamu tüzel kişileri, kendi görev alanlarını
ilgilendiren kanunların ve tüzüklerin uygulanmasını sağlamak üzere ve
bunlara aykırı olmamak şartıyla, yönetmelikler çıkarabilirler”
hükmü yer almaktadır. Aktarılan hükümden de açıkça anlaşılacağı gibi,
Anayasa, yönetmelikler için genel bir ilke koymuş, yönetimin bu ilkeye
uygun biçimde yönetmelik çıkarabileceğini belirtmiştir. Daha da açık
bir anlatımla, Davalı İdare ancak, “... kanunların ve tüzüklerin
uygulanmasını sağlamak üzere ve bunlara aykırı olmamak şartıyla”
yönetmelik çıkarabilecektir. Oysa dava konusu yönetmelik yetki
bakımından dayandığı 571 sayılı “Özürlüler İdaresi Başkanlığının
Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararname’nin 3.
maddesinin “h” bendine de aykırıdır. “Özürlüler Veri
tabanı Oluşturulması ve Özürlülük Bilgisinin Nüfus Cüzdanında Yer
Almasına Dair Yönetmeliğin "Dayanak" başlığını taşıyan 3.
maddesinde: “Bu Yönetmelik, 25/3/1997 tarihli ve 571 sayılı
Özürlüler İdaresi Başkanlığı Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun
Hükmünde Kararnamenin 3 üncü maddesinin (h) bendi ve 25 inci maddesi
ile 1587 sayılı Nüfus Kanununun 57nci maddesinin ikinci fıkrasına
dayanılarak hazırlanmıştır.” hükmü bulunmaktadır. Öncelikle, 571
sayılı KHK'nin 3. maddesinin "h" bendinde: “Yürürlükte
bulunan mevzuata dayanılarak münhasıran özürlülere tanınan hak ve
hizmetlerden yararlanmada kullanılmak üzere kimlik kartı hazırlamak”
hükmüne yer verildiğini belirtmek gerekir. Bu düzenlemeyle, Davalı
İdare’ye tanınan yetki münhasıran özürlülere tanınan hak ve
hizmetlerden yararlanmada kullanılacak özel bir kimlik belgesi
düzenlenmesi yetkisidir. Başka bir anlatımla, söz konusu KHK
bağımsız bir kimlik belgesinin düzenlenmesi yükümlülüğünü getirmiştir.
Bu kimlik belgesinin nüfus cüzdanıyla hiçbir ilgisi yoktur. Bu
bağlamda, Davalı İdare’nin birinci ve ikinci savunmasında, yukarıda
yer verilen düzenlemede anlatılmak istenenin özel bir kimlik belgesi
olmadığı yönündeki açıklamaları söz konusu düzenlemelerin özüne aykırı
olduğu gibi, Davalı İdare’nin bu düzenlemeyi dilediği gibi anladığını
da göstermektedir. İkinci olarak, daha önceki dilekçemizde de
belirttiğimiz gibi, yönetmeliğin "Dayanak" başlığı altındaki
düzenlemesinde yer alan 571 sayılı KHK’nin 25. maddesindeki
düzenlemelerin de Anayasa’nın 124. maddesinde yönetmeliklerle ilgili
yukarıda aktarılan genel ilkeye uygun biçimde kullanılması gerektiği
kuşkusuzdur. 571 sayılı KHK’nin anılan düzenlemesi şöyledir: “Başbakanlık
görevleri ile ilgili konularda yönetmelik, tebliğ, genelge ve diğer
idari metinleri düzenlemekle görevli ve yetkilidir.” Oysa Davalı
İdare çıkardığı yönetmelikle, 1587 sayılı “Nüfus Yasası”na yeni
bir kayıt eklemiştir. Bu düzenlemeler, Anayasa’nın anılan maddesine
aykırı olduğu gibi, 1587 sayılı Nüfus Yasası’na da aykırıdır.
Bu noktada, Davalı İdare’nin: “Dava dilekçesinde ileri sürülen dava
konusu Yönetmeliğin çıkarılmasında, Anayasanın 124 üncü maddesine
aykırılık bulunduğu iddiası da yasal dayanaklardan yoksundur.” iddiası
inandırıcılıktan ve hukuksal gerçeklikten uzaktır.
2- 1587 Sayılı Nüfus
Yasası’nın 43 ve 57/3 Maddeleriyle 5490 Sayılı Nüfus Hizmetleri
Yasası’nın 7 ve 41/7. Maddelerine Aykırılıklar
Dava konusu yönetmelik,
yürürlüğe girdiği 30/10/2005 tarihinde yürürlükte bulunan 1587 sayılı
Nüfus Yasası'nın 43 ve 57. maddelerine de açıkça aykırıdır.
1587 sayılı Nüfus Yasası'nın 43. maddesinde nüfus aile
kütüklerinde ve dolayısıyla da nüfus cüzdanında yer alması gereken
kayıtlar tek tek sayılmıştır. Bu madde de dikkatle incelendiğinde,
özür bilgisinin söz konusu kayıtlar arasında yer almadığı
görülecektir. Öte yandan, aynı yasanın 57. maddesinin 3. fıkrasında: "Nüfus
cüzdanlarına her ne sebeple olursa olsun bu kanunla diğer kanunlar
gerekleri dışında bir kayıt ve işaret yapılamaz..."
düzenlemesi yer almaktadır. Oysa söz konusu yönetmelikle, nüfus
cüzdanında özür bilgisinin oransal özelliğinin yer alması
düzenlenmiştir. Bu bağlamda, dava konusu yönetmelik açıkça anılan
düzenlemelere de aykırı hükümler içermektedir. Bütün bu
açıklamalarımız bağlamında, 1587 sayılı Nüfus Yasası’nın 57.
maddesinin, yönetmeliğin özür durumunun nüfus cüzdanında yer almasına
ilişkin düzenlemeleriyle ihlal edildiği kanısındayız. Her ne kadar
1587 sayılı Nüfus Yasası’nın 57. maddesi, yönetmeliğin
“Dayanak” başlığını taşıyan 3. maddesinde yer alsa da, hükmün açıklığı
gereği, söz konusu yönetmeliğin nüfus cüzdanlarına ilişkin
düzenlemelerine hiçbir biçimde dayanak olamayacağını önemle vurgulamak
istiyoruz. 1587 sayılı Nüfus Yasası’na ek olarak, Dava konusu
yönetmeliğin nüfus cüzdanlarına ilişkin düzenlemeleri, 25/04/2006
tarih ve 5490 sayılı Nüfus Hizmetleri Yasası'nın 7 ve 41/7.
maddelerine de açıkça aykırıdır. Anılan yasanın 7. maddesinde de 1587
sayılı Nüfus Yasası’nın yukarıda anılan hükümlerine benzer bir
düzenlemeyle hangi kayıtların nüfus aile kütükleri ve dolayısıyla da
nüfus cüzdanlarında yer alması gerektiği, hiçbir kuşkuya yer
bırakmayacak açıklıkta maddeler halinde sıralanmıştır.
Söz konusu yasanın 41.
maddenin 7. fıkrası ise nüfus cüzdanlarına bu yasada öngörülenler
dışında kayıt ve işaret konulamayacağını hükme bağlanmıştır. Bu
bağlamda, söz konusu maddedeki düzenlemenin yukarıda anılan 1587
sayılı Nüfus Yasası’nın 57/3. maddesini destekler nitelikte
olduğu sonucuna varılabilecektir. Özetle, dava konusu yönetmeliğin
nüfus cüzdanlarına ilişkin düzenlemeleri, gerek yönetmeliğin yürürlüğe
girdiği tarihte yürürlükte bulunan 1587 sayılı Nüfus Yasası’na,
gerekse daha sonra yürürlüğe giren 5490 sayılı Nüfus Hizmetleri
Yasası’na açıkça aykırıdır. Özür durumu, anılan yasalar uyarınca,
nüfus cüzdanında yer alması gereken bir kayıt olmadığından
yönetmeliğin söz konusu düzenlemeleriyle Anayasa’nın 124. maddesi de
ihlal edilmiştir. Özetle, yönetmelikler ancak yasa ve tüzüklerin nasıl
uygulanacağını göstermek amacıyla çıkarılabilir. Bu metinlerin hukuk
tekniği açısından yasalara yeni kayıtlar eklemesi söz konusu olamaz.
3- Diğer Yanıtlarımız
Davalı İdare
savunmasında şu açıklamaya yer vermiştir:
“...Nüfus cüzdanı mevzuata dayanılarak
özürlülere tanınan hak ve hizmetlerden yararlanmada kullanılan
araçlardan biridir...”
Oysa yukarıda da ayrıntılarıyla açıkladığımız gibi, özür durumunun
-oransal özelliğiyle olsa bile- nüfus cüzdanlarında yer alması 1587
sayılı Nüfus Yasası’na açıkça aykırıdır. 5490 sayılı Nüfus
Hizmetleri Yasası’nın konuya ilişkin düzenlemeleri ise 1587 sayılı
Nüfus Yasası’nın düzenlemelerini destekler niteliktedir. Bu
düzenlemelerin açıklığı karşısında, nasıl oluyor da Davalı İdare
yönetmeliğin nüfus cüzdanına ilişkin düzenlemelerinin hukuka uygun
olduğunu ileri sürebiliyor?
Ayrıca Davalı
İdare’nin savunmasında şu açıklamalar yer almaktadır:
“...Herhangi bir amaçla verilen
kartların güvenliği ile nüfus cüzdanının güvenliği aynı değildir.
Nüfus cüzdanın basılması, dağıtılması ve kullanılması sıkı kurallara
bağlıdır. Oysa özel kartların sahtesinin yapılmasının, çoğaltılmasının
önüne geçilemediği gibi, bu işlemlerin yapılması daha kolay
olabilmektedir. Bu tür kartları üreten bir çok firma olduğu gibi,
bunların kart basımı herhangi bir denetime de tabi değildir.”
Bu noktada, daha önceki dilekçemizde de dile getirdiğimiz
görüşlerimizi yineleme gereği duyuyoruz. Kimlik kartlarının hepsi
sahte örneklerinin hazırlanması riskiyle karşı karşıya olduğuna göre,
örneğin, üniversite, meslek kuruluşları ve başkaca kurum ve
kuruluşların da kimlik kartı düzenleme ve verme uygulamasına son
vermesi gündeme gelebilecektir. Başka anlatımla, Davalı İdare’nin
yaklaşımı bağlamında, örneğin mesleki unvanların da nüfus cüzdanında
yer alabilmesi gündeme gelebilecektir. Öte yandan, her ne kadar nüfus
cüzdanlarının düzenlenmesi ve verilmesi, ilgili yasalarca sıkı
kurallara bağlanmışsa da, söz konusu belgenin sahte örneklerinin
düzenlenmesinin de önüne geçilememektedir. Özetle, herkes günlük
yaşamın gerekleri dolayısıyla birden çok kart taşımak zorunda
kalmaktadır ve her bilginin de nüfus cüzdanında yer alması
olanaksızdır. Bu bağlamda, sahtecilik olaylarının önlenememesi
durumunun kartın kaldırılma nedenlerinden biri olamayacağı
kanısındayız. Üstelik “Özürlü Kimlik Kartı” uygulamasının
yerini alan ve davaya konu olan yönetmeliğin nüfus cüzdanlarına
ilişkin düzenlemeleri hukuka aykırıdır.
Son olarak, Davalı
İdare’nin ileri sürdüğü gibi, kendi açıklamalarımızla kesinlikle
çelişmiyoruz. Daha önceki dilekçemizde de açıkladığımız gibi, “Özürlü
Kimlik Kartı”, sakat bireylere tanınan hak ve hizmetlerden
yararlanma amacına özgülenmiş özel belge olduğundan, bu belgede
sakatlık/hastalık durumları yer alıyor olabilir. Bu kimlik belgesi bir
temel kimlik belgesi olarak değil, sadece sakatlık durumunun
belgelenmesi için kullanılmaktaydı. Bu nedenle, nüfus cüzdanı gibi her
türlü işlem için kullanılması söz konusu değildi. Bununla birlikte,
söz konusu “Özürlü Kimlik Kartı” insan onuruna yakışır biçimde,
hukuka uygun olarak ve günümüzün teknik olanakları da kullanılarak
yeniden düzenlenebilirdi. –ki bundan önceki dilekçemizde de bu
görüşümüz yer almıştır-
Davalı Özürlüler
İdaresi’nin savunmasından anlaşıldığı gibi, kendisinden de bu yönde
talepte bulunulmuştur. Ancak Davalı, hem 571 sayılı KHK’ye, hem
de ilgililerin taleplerine aykırı olarak, özür bilgisinin nüfus
cüzdanlarında yer almasına olanak sağlayan bir yönetmelik çıkarmıştır.
Böylelikle, kolaya kaçarak, söz konusu belgenin düzenlenmesi görevini
kendi sorumluluğunun dışına çıkarmıştır. Ayrıca, bundan önceki
dilekçemizde de sorduğumuz gibi, özür durumunu nüfus cüzdanlarına
yazdıranlarla yazdırmayanlar arasında gerçekten hiçbir fark yoksa,
Davalı İdare’nin ilk savunmasındaki (Bkz: sayfa 6, Ek-6) şu ifadeler:
“Özürlüler için Ücretsiz Seyahat Kartı düzenlemesi esasında
Nüfus Cüzdanlarında ‘%…oranında özürlüdür.’ İbaresi veya Mernis Veri
Tabanında özürlü bilgileri yer almayanların talepleri dikkate
alınmayacaktır.” nasıl açıklanacaktır? Kanımızca, burada
belirgin bir çelişki bulunmaktadır. Bütün bunlara ek olarak, Davalı
İdare’nin sağlık kurulu raporlarının her iş/işlem için kullanıldığı
yönündeki açıklamaları uygulamadaki gerçeklerle bağdaşmamaktadır. Bir
sağlık kurulu raporu, istem amacına göre hazırlanmaktadır. 16 Temmuz
2006 tarih ve 26230 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe
giren: “Özürlülük Ölçütü, Sınıflandırması ve Özürlülere Verilecek
Sağlık Kurulu Raporları Hakkında Yönetmelik” ise Temmuz 2006’da
yürürlüğe girdiğinden, ancak bu tarihten başlayarak talep edilen
sağlık kurulu raporlarının düzenlenmesi için geçerli olabilir. Bu
yönetmeliğin yürürlüğe girmesinden önceki uygulamalar, söz konusu
yönetmeliğin getirdiği yeni düzenlemelerden etkilenmez. Ayrıca yeni
yönetmelik eski uygulamada aksaklıklar yaşandığı gerçeğini de
değiştirmez. Bu bağlamda, Davalı İdare’nin yeni yönetmeliğe ilişkin
yaptığı açıklamalar, eski uygulamadaki sorunları ortadan kaldırmaz.
Yeni yönetmeliğin işlevsel yönü ise ancak zamanla anlaşılacaktır.
Sonuç:
Yukarıda ayrıntılarıyla açıkladığımız nedenlerle, Davalı İdare’nin:
“...dava konusu
Yönetmelik hükümlerinde hukuka, kamu yararına ve hizmet gereklerine
aykırılık bulunmamaktadır.”
biçimindeki sözlerinin gerçeği yansıtmadığı
kanısındayız. Söz konusu yönetmelik hukuka aykırıdır ve kamu yararıyla
hizmet gereklerinin de hukuksal temellere dayanması gerektiğini
vurgulamak isteriz. Bu bağlamda, gerek bu dilekçemizde, gerekse bundan
önceki dilekçemizde ulusal ve uluslararası hukuk belgelerine dayanan
açıklamalarımızın bir bütün olarak değerlendirilmesi talebini
ileterek, Yüksek Mahkememizden, hukuk
tekniğinden yoksun ve hukuka açıkça aykırı hükümler içeren
yönetmeliğin ilgili düzenlemelerinin, konu, maksat, şekil, sebep
yönlerinden hukuka aykırılığı nedeniyle istemimiz doğrultusunda
iptaline karar verilmesini talep ederiz.
Avni Arıkan, Dersu Erol
Uyar, Elif Özen, Teslime Taplacı, Çağrı Doğan, Gökhan Ayık
Vekili
Av.Senih ÖZAY
8.Kasım.2006
|