| |
18 Nisan 2005 Pazartesi
Merhaba Arkadaşlar,
Bilgisayara yakınlığı kullanmakla sınırlı olan, teknik
olarak hiç anlamayan biriyim. Ancak, dile ilişkin tartışmalar,
haberler, yazılar ilgimi çektiği için genelde ilgisiz kalmam.
Aktaracağım anı doğrudan dille ilgili değildi, ama bir kavramın
kullanımı sorgulandığı için dili de tartışılan konuyu da
ilgilendiriyordu kanımca.
Birkaç yıl önce bir ortamda “sanal aşk var mı?”
tartışması açıldı. Yazılım mühendisi olan bir arkadaşım: “Kim
yapıştırdı bu sanal lafını internete?” diye tepkisel bir soru sordu.
“Sanal ahlak, sanal beden eğitimi de diyelim oldu olacak!” biçiminde
sürdürmüştü sözlerini. Çevremde birçok kişi, “sanal alem işte” deyip,
insanların birbirlerini aldatması ya da bu tür tutum ve yaklaşımları
doğal bulması, bu nedenle de sorumluluk üstlenmekten kaçınması
nedeniyle “sanal” kavramını kullanmaz, ona kuşkuyla yaklaşırdım. Sonra
aynı arkadaşım sanal ile gerçek arasındaki ayrımı bir örnekle
açıklamaya çalıştı. Sözcüğü sözcüğüne anımsamıyorum ama örnek
şöyleydi: “Mehmetcan Ayşenaz’a der ki: ‘Ayşenaz, sanırım ben sana aşık
oldum’ Şimdi Metmetcan ‘sanırım’ dememiş olsaydı bu bir gerçek aşk
olacaktı, dediği için sanal aşktır.” J
İyice meraklanıp küçük bir araştırma yaptım. Büyük
Larousse Ansiklopedisi’ni karıştırdım. Sanal maddesi için yanlış
anımsamıyorsam: “Gerçek değeri olmayan, mevhum” biçiminde bir tanım
yer alıyordu. Bir de geometride kullanıldığı belirtiliyordu.
Arkadaşımla da bu bilgileri paylaştım, “gerçekten ilginç” diyerek. O
da: “Evet, geometride de çember problemlerinde kullanılır varsayımsal
bir doğru parçası olarak” dedi. Büyük olasılıkla bir yanlış çeviri
dolayısıyla bu kullanımın yaygınlaşmış olabileceğini söyledikten
sonra, Amerika’da –kendisi orada yaşıyordu- insanları borsa
işlemlerini internette yaptıklarını, sanal kavramı internet için
kullanıldığında ilgilerini çektiğini söylemişti.
Paylaşmaya değer buluğum için yazmak istedim.
Gazetelerde bile “sanal alem” gibi başlıklar var. Yanlış kullanım
iyice yerleşmiş durumda.
Sevgiyle kalın, Selen
---------------
16 Aralık 2005
Merhaba Arkadaşlar,
Yönetmeliğin nüfus cüzdanlarına ilişkin kısmı
tartışılırken Sayın Cengiz Şahin listeye gönderdiği son iletisinde
şöyle bir ifade kullanmıştı:
“Elbette ki, Sayın Çağrı Doğan ve saz arkadaşlarının
yaptıkları demagojinin tam kendisidir. Bu yaptıklarının demagoji
olduğunu yüce Türk Adaleti bir tokat gibi yüzlerine vuracaktır.”
Çok düzeysiz bir ifade olduğunu söyleyerek başlamak
istiyorum söze. Ayrıca, bu ifadesiyle Sayın Şahin adeta kendisini
davayı gören yargıcın yerine koyarak yargıyı da asan bir değerlendirme
yapmaktadır. Davanın tokat atmayı gerektirecek bir yönü olmadığına
göre böyle bir arzu olsa olsa bunu böyle bir üslupla söyleyen kişinin
içinde olabilir.
Sayın Şahin, yoksa sizin yargıya müdahaleden
anladığınız, sizin sevmediğiniz insanlar tartıştığı zaman gündeme
gelen bir konu mudur? Bu nasıl bir hukuk anlayışıdır? Üstelik
imzanızdan ve iletilerinizden anladığım kadarıyla siz de bir
hukukçusunuz. –hatta yanlış anımsamıyorsam 18 yıllık bir hukukçu
olduğunuzu yazmıştınız bir iletinizde- Dava sonuçlanıncaya kadar yorum
yapmayacağınızı söylemişsiniz ama zaten çok daha ötesinde bir tutum
sergilediniz. Yaptığınız yargıya müdahalenin daniskasıdır.
Yine Sayın Şahin’in son iletisinden bir alıntı:
“Diğer yandan, şu kesinlikle çok iyi bilinmelidir ki,
özürlü haklarının geliştirilmesi ve özürlülerin yaşamlarının
kolaylaştırılması noktasında hiç bir marifet gösterememiş olan Çağrı
Doğan ve saz arkadaşlarının, bu marifetlerini özürlülerin yararına
yapılanları yıkmaya çalışma konusunda göstermiş olmalarını özürlü
kamuoyu ve tarih asla affetmeyecektir.”
Öncelikle, Çağrı Doğan ve Engin Albayrak’ın sakat
haklarının geliştirilmesi ve sakat bireylerin yaşamlarının
kolaylaştırılması konusundaki çabalarının ne kadar içten ve
gösterişten uzak olduğunu onları tanıyanlar çok iyi bilmektedir.
Ayrıca, Sayın Banu Sayın’ı kişisel olarak tanımasam da imza konusunda
listeye yazdıklarını anımsıyorum ve sizin söylediğiniz gibi bir
yaklaşım da anımsamıyorum. Ancak, anladığım kadarıyla Sayın Şahin
oldukça duygusal bir anında yazmış o satırları. Öyle ki, eski Türk
filmlerinde, karsısındaki sanığı ne pahasına olursa olsun mahkûm
etmeye çalışan bir savcının tavırlarını anımsatacak tutumlar
sergiliyorsunuz.
Son olarak, Sayın Şahin sizden bunu daha önce de rica
etmiştim simdi de yineliyorum lütfen temsil edici bir üslup
kullanmayınız çünkü kendi adıma söylediklerinizin beni kesinlikle tem
sil etmediğini söylemek isterim. Hangi ifadenize dayanarak mı
soyluyorum bunu? Yukarıda sizin iletinizde yaptığım son alıntıda
"özürlü kamuoyu asla affetmeyecektir" diyorsunuz ona dayanıyorum.
Ayrıca, tarih kimsenin gözünün yasına bakmadan gördüklerini bir bir
kaydediyor siz hiç merak etmeyin. Ancak, kimin hakli, kimin haksiz
olduğuna da bırakalım o karar versin?
Dava konusunda ise dediğiniz gibi, konuya ilgi duyanlar
gerekli açıklamaları yapıp görüşlerini dile getirdiler ama bu konuda
da kararı yargı verecek. Özetle, hiç kimsenin karalama kampanyalarına
girişmesi gerekmez!
Sevgiyle, Selen
Not: Ayrıca, kişisel saldırılar hep imza konusu
aracılığıyla gündeme getiriliyor. Herkes her konuda yazmak zorunda
mıdır? İmza konusunda görüş bildirmedi veya sizden farklı düşüncelere
sahip diye insanları aşağılama hakkını nasıl kendinizde
bulabildiğinizi de merak ettim. Yeri gelmişken söylemek isterim ki,
ben de imza konusunda listeye yazmıştım ancak, listede teknik bir
sorun vardı ve yazdıklarım listeye ulaşmadı. Böyle sorunlar da
yaşanabiliyor. İnsanları suçlamak kolay. Zaten günümüzde de böyle
değil mi? İnsan ne yazık ki çok ucuz! "Sukut ikrardan gelir!" diye bir
söz vardır ya, iste o yüzden kaygı duydum sessiz kalmaktan ve yazma
gereği duydum.
---------------
3 Ocak 2006
Kral Çıplak
Fermanlar verildi
Perdeler gerildi
Halılar serildi
Dediler kral bugün görünecek
Dediler gören herkes sevinecek
Haberler salındı
Tedbirler alındı
Davullar çalındı
Dediler kral bugün görünecek
Dediler gören herkes sevinecek
Anne bak kral çıplak...
Kral çıplak göründü
Saray dehşete büründü
Ağlar gibi gülündü
Dediler kral meğer çıplakmış
Dediler tören değil tuzakmış
Hikâye tutmadı
Ahali yutmadı
Çocuklar kutlandı
Dediler kral meğer çıplakmış
Dediler tören değil tuzakmış
Söz - Müzik: Sedat SARICI
Seslendiren: Haluk LEVENT
Kral Gerçekten Çırılçıplak
Ezenler-ezilenler diyalektiği, zaman zaman yanlış
algılamalara hedef olsa da evrenin mayasında bulunmaktadır ve
gerçekliği deyimleşmektedir. Hatta tarihin bunların öyküsünü bilimsel
olarak ele alan bir alan olduğunu söylemek iddialı bir söylem
değildir.
Tarih boyunca, güçlü olan kesim, elindeki kirli iktidar
değneğini, güçsüz bulduğu kesime karşı bir korkutma/sindirme aracı
olarak kullanmıştır. İste bu tablo ezen ve ezilen kavramını
yaratmıştır.
Ezenler, kendi iktidarlarının sarsılmaması adına,
karsılarına aldıkları kitleleri sahip oldukları güçle tehdit etmiş,
“iki yakan benim elimde, hele bir ağzını aç, bak o zaman neler oluyor”
dercesine kendisini eleştirilmesini, yaptıklarına tepki göstermesini
engellemiştir.
Ezenler ve ezilenler arasında fiziksel açıdan ayrık
olan durumlar bulunabilir ama temelde yatan bir gerçek vardır ki o da:
“iki tarafı da insanlar” oluşturmaktadır. Örneğin, erkek-egemen
toplumda, kadın ezilenleri deyimlerken, işveren-isçi ikileminde,
ezilen sınıf isçilerdir. Örnekleri çoğaltabiliriz. Beyazlar
karsısında, siyahlar; sağlamlar karsısında da, sakatlar ezilenleri
oluşturan gruplardır. Dünya nüfusunu düşünürsek, bazı ezilen grupların
sayısal bakımdan “azınlık” özelliği taşıması da ezenleri rahatlatan
bir unsurdur. Bugün 6,5 milyara ulasan dünyada, sakatların 600-650
milyona ulasan nüfusları da bu tezi destekler nitelikte olsa gerek.
Kadın-erkek nüfusunda durum böyle değildir ama bu kez biyolojik açıdan
erkeğin daha güçlü olması söz konusudur ve ezilme durumu da buradan
ortaya çıkar. Erkek, kadının toplumda kendisiyle eşit olmasını
engellemeye çalışır, onu iktidarı için bir engel olarak görür. Bu
yüzden o, evde oturup yemek pişirmeli ve çocuk bakmalıdır. Bunun
yanında, dişi olmasının gerektirdiği “görev”leri de vardır. Kamusal
alana etkin katılmak istediğinde, “ya çocuklar?” ya da “sen kendini
yormasan, ben zaten çalışıyorum.”; “erkek çalışır, kadın değil”;
“yuvayı dişi kus yapar, eğer böyle olmazsa rollerin değişmesi gerekir”
gibi sözler işitir. Tam bu noktada, ezilenlerin özellikleri değişse
de, ortak özellikleri “ezilenler” grubunu oluşturmaları, başka
deyişle, ayni kaderi paylaşmalarıdır. İste bu nedenle, güçlülerin
iktidarını sürdürmeleri açısından bir tehdit oluşturmaktadırlar. Bu
durum için Konfüçyüs’ün su sözleri de anımsanabilir: “Senin iktidarın
saygı görmüyorsa, başka bir iktidar yoldadır.” İşte bu yüzden, o
“başka iktidarın yolda olması” kaygısı, güçlü kesimi korkutmakta ve
dizginleri kaçırmamak için bazen akil almaz uygulamalara başvurmasına
da neden olmaktadır. Aslına bakarsanız, iktidarının saygı görmemesi
gibi bir durum söz konusu olmasa da, “ya dizginleri kaçırırsam”
kaygısı sürekli yaşanır. Bu nedenle, “otoritemi azaltmamalıyım, benden
korkmalı ki sesini çıkarmamalı” diye düşünmektedir bu iktidar
sahipleri. Eşitlik ise, adaletli bir düzenin kavramı olduğundan, bu
kavram olsa olsa onun gücünün sınırlanması anlamına gelir ki, bu o
iktidar sahipleri için tam bir felakettir.
Ne yazık ki, günümüz dünyası bu ikilem üzerinde,
özellikle ezenlerin istediği gibi hareket etmesini sağlayacak bicimde
yapılandırılmış, her gecen gün bu yapı daha da güçlendirilmiştir. İste
bu sistem, “kapitalizm”den başka bir şey değildir. Kapitalist sistem
öyle kaygılıdır ki, iktidarın siyasal alanda da sınırlanmaması için
kitleleri depolitize etmektedir. Bu durum 12 Eylül Darbesi için de
geçerlidir. Uygulamalarına donup baktığımızda, bu depolitizasyon
surecini tüm çıplaklığıyla görebiliriz. –görmek istemezsek o ayrı
tabii-
Yazımın baslığına da esin kaynağı olan şarki, aslında
kralın çırılçıplak olduğunu çok güzel bir dille ortaya koymaktadır.
Ancak, kral güçlü olanın simgesi olduğundan, başka bir anlatımla
ceberut bir örgütlenmenin tepesinde bulunduğundan, susturulmuş
kitleler baskı altında, hiçbir şey yapamaz hale getirildikleri için
boyun eğmektedirler, zaten bu düzen de onlara bunu emretmektedir.
Yoksa iktidar sarsılır, ezenler koltuklarından inmek zorunda kalırlar.
Sakatlar da bu sistemin bir parçası olduğundan, durum
onlar için de geçerlidir. Ne ki, kralın çıplak olduğunu algıladığı
halde, bu çıplaklığa tepki göstermek söyle dursun, boyun eğmeyenleri,
“ezilenler edebiyatı” yapmakla suçlayarak, kralın çıplaklığına –belki
de farkında olmadan- geçerlilik kazandırmaktadır. Daha acık bir
anlatımla, kralın çıplak olduğunu algılayan ve kendi haklarını korumak
isteyenlerin bu yaklaşımlarını, ayni grubun kimi üyeleri, ağır
eleştirerek, durumu sınıfsal olarak değerlendiren sakatların bu
konudaki derin yaklaşımını, “kendini acındırma”, “duygu sömürüsü
yapma” olarak algılamaktadır. Bu da oldukça, yüzeysel, dar bir bakış
acısını ortaya koyar.
Bu duruma gülünmeli mi, yoksa ağlanmalı mıdır bunun
değerlendirmesini sizlere bırakıyorum. Ancak, tek başıma da olsam
söylüyorum. Evet, kral gerçekten de çırılçıplak!
---------------
13 Mart 2006
Merhaba Sevgili Arkadaşlar,
Öncelikle, Sevgili Sacit Serim'e TurkQuad grubuna
gönderilen bu iletiyi, körler haberleşme gruplarına da ileterek
bizlerle paylaştığı için kendi adıma İçtenlikle teşekkür ederim.
Hemen belirtmek isterim ki, ben henüz TurkQuad
haberleşme grubunun katılımcısı değilim. Su günlerde katılmak
istiyorum. Bu nedenle, yazmakta olduğum iletiyi şimdilik sadece körler
haberleşme gruplarıyla paylaşabiliyorum.
Sayın Abdulkadir Anaç’ın TurkQuad haberleşme grubuna
yolladığı iletiyi dikkatle okudum. İletiyi bitirdiğimde vardığım ilk
izlenim su oldu: Bizler MERNIS'e ilişkin yapılan çalışmaların
ayrıntılarını bilmiyoruz. Bilinmemesi de doğaldır.
Bu konudaki yönetsel işlemleri ilgili kurumlar
kalıplaşmış bir takim yöntemlerle yürütmektedirler. Bu her yönetsel
işlemde de böyledir zaten. Bu eleştirdiğim bir nokta değil. Sayın
Anaç, bazı -kendisinin deyisiyle dile getiriyorum- "özürlü"
yurttaşların özürlülük bilgisinin nüfus cüzdanında yer almasına
ilişkin yapılan çalışmaların amacını yeterince bilmediklerini
belirtmiş. Peki, ben de öğrenmek isterdim, bu çalışmaları yürüten
kişiler hukuksal acıdan özel hayata giren bilgilerin özel olarak
korunduğunu bilmekte midirler? Yoksa haberleri yok mudur? Sayın Anaç
demiş ki, bu yönetmelik oluşturulurken iki "özürlü" arkadaşımız
kendilerine görüş bildirmişler. Peki, Türkiye’de sakatlar iki kişiden
mi oluşuyor? Bu ülkede en az 8,5 milyon sakat yasadığı sanılmaktadır.
-bu rakam aslında 2002'de yapılan bir araştırmaya dayanmaktadır- 8,5
milyon kişiyi iki kişi temsil ediyorsa eğer, benim de öğrenmek
istediğim sudur: Bu iki kişi hangi ölçütlere göre seçilmiştir? Kanımca
iki kişi temsil edici bir ölçüt olarak değerlendirilmemelidir. Tamda
bu noktada, "özürlü yurttaşların haberi olmadan yapılmıştır"
eleştirisine siz katılmıyor olabilirsiniz, ama görünen o ki pek de
yabana atılır bir eleştiri değildir bu. İki kişi 8,5 milyon adına
konuşuyorsa ve bunu da sakatlar, yönetmelik çıktıktan sonra
öğrenebiliyorsa herkesin bu konuda tepkisini dile getirme hakki
vardır. \ İkinci olarak, ben davanın tarafı değilim ancak, iptale konu
olan dilekçeden de anladığım kadarıyla, özürlülük bilgisinin nüfus
cüzdanında yer almasına ilişkin kimsidir. Bu da yönetmeliğin tamamını
kapsamamaktadır. Buna ek olarak, özürlülük bilgisinin nüfus cüzdanında
yer alıp almamasının da o kadar önemli olmadığına dikkat çekilmiş. Bu
o kadar da önemli değilse, neden özürlülük bilgisinin nüfus
cüzdanlarında yer almasına ilişkin bir bolum konulmuş bu yönetmeliğe?
Eğer önemli olup olmadığını da tartışacaksak -ki zaten yapılan
tartışmanın özünde bu var- önemlidir, çünkü insanlar hiç de zorunlu
olmadıkları halde bu bilgiyi nüfus cüzdanlarına yazdırmaya
çağrılmaktadırlar. Türkiye’de eğitimsizliğin ve keyfi uygulamaların
yaşandığını bilmekteyiz. Bu durumda nüfus cüzdanında bu bilginin yer
alması da ortaya ayrımcı uygulamalar çıkarabileceğine göre neden
önemsiz olsun ki bu konu?
Uçuncu olarak, İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin
MERNIS'e ilişkin çabaları/girişimleri bu kentte yasayanların
kapılarının çalınmasını sağladı bile. Ne tur tepkiler mi alıyor?
Özürlülük bir yana, özel yasama giren bilgiler de sorgulandığından,
"ben bu bilgileri belediyeye vermek zorunda değilim" türünde tepkilere
yol açmaya başladı. Bu bilgileri evlenme, doğum, olum gibi geleneksel
nüfus bilgileriyle sinirli olsa sanırım kimse ses çıkarmazdı. Ancak
çok daha derine inen ve kişinin özel yaşamına girecek bilgiler
sorgulanıyor? Ayrıca Sayın Anaç’ın iletisinde "nüfus bilgisi" denmiş.
Peki, özürlülük bir nüfus bilgisi midir? Neden doktor, avukat,
mühendis, mimar, öğretmen vb olduğumuzu nüfus cüzdanına yazdırmamız
gerekmezken, özürlülük bilgimizi nüfus cüzdanına yazdıralım?
Sanırım burada da olumsuz gerekçe, can simidi: AVRUPA.
MERNIS'e eğer özel nitelik taşıyan bu tur bilgiler de girecekse, insan
hakları hukuku acısından ciddi bir tartışma da başlayabilir. Neden mi?
Nedeni acık, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi de dahil pek çok temel
insan hakları belgelerinde özel yasamın gizliliği sayılmış ve
korunması gerektiği de belirtilmiştir.
Dördüncü olarak, Sayın Anaç, kendisinin de son günlerde
yaptığı bir görüşmeden örnek vererek, "özürlülük onur kırıcı değildir"
diyor. Elbette değildir. Bundan kimsenin kuskusu yok. Ne ki,
kendisinin aktardığı diyalogda, "bu onur kırıcıdır, ben buna karşıyım"
diyerek özürlülük bilgisini nüfus cüzdanına kaydettirmek istemeyen
kişinin onur kırıcı bulduğunun ne olduğu üzerine biraz konumsak
gerekir kanımca. Söz konusu kişinin onur kırıcı bulduğu nokta
özürlülük değil, özürlülük bilgisinin nüfus cüzdanında yer alarak,
kişilerin özürlü, özürsüz olarak ayrıştırılmalarıdır. Başka bir
deyişle, o kişi özürlü olmasını onur kırıcı olarak nitelediğinden bu
bilginin nüfus cüzdanında yer almasını engellemekte değildir. %...
oranında özürlü olduğunun nüfus cüzdanına yazılarak, sağlam
yurttaşlarla arasında bir ayrım yaratılmasını onur kırıcı bulmaktadır.
Bu noktada, karsı çıkılanın iyi bilinmesi, anlaşılması gerekir.
Besinci olarak, yönetmeliğin ilgili düzenlemesinde "özürlünün isteğine
bağlıdır" deyisine sürekli yollama yapılarak bu da yönetmeliğin söz
konusu düzenlemesine tepki gösterenlere yapılan savunmanın bir parçası
olarak görülmektedir. Evet, isteğe bağlı gibi görünüyor ilk bakışta.
Peki ya sakat birey özürlülüğünü kanıtlamak için sürekli rapor almak
zorunda kalırsa ve sonunda, "pes artik" deyip nüfus cüzdanına
-istemese de- bu bilgiyi yazdırmak zorunda kalırsa. Burada nasıl bir
isteğe bağlılık söz konusu olacaktır? Öte yandan, bu bilgiyi nüfus
cüzdanına yazdıranlarla yazdırmayanlar arasında da bir ayrımcılık
olmayacak mıdır? Eğer hak ve hizmetlerden herkes eşitçe yararlanacak
ve nüfus cüzdanındaki bu ifadeye dikkat edilmeyecekse, bu düzenlemeye
neden gidildi? Öte yandan, isteyen yazdırsın, istemeyen yazdırmasın
diye düşünüldüğünde, o veritabanı nasıl doğru bilgiler yansıtacaktır?
Arkadaşlar biliyorum çok uzun oldu ama son bir diyalogu
da ben aktarmak istiyorum buraya. Annemin kalp hastası bir arkadaşı
özürlü kimlik kartı almak için gerekli başvuruyu yapmış ve su an
kartının kendisine ulaştırılmasını bekliyor. Geçenlerde annemle
görüştüklerinde, annem ona kartını alıp almadığını soruyor. Arkadaşı
henüz almadığını söylediğinde annem ona, yönetmelikle ilgili haberi
aktarıp bundan haberi olup olmadığını yorumsuzca soruyor. Arkadaşının
verdiği yanıt su: "Özel hayatin gizliliği denen bir şey var. Her gün
yeni bir şey çıkarıyorlar artik!" Eh onu hasta haliyle hastanede o
kartı almak için uğraşırken görmemiş olsam söyledikleri üzerinde belki
çok derin de düşünmezdim. Son olarak, yönetmeliğin çıkarılış nedenini
yeterince bilmemek değil de, kendi adıma soyluyorum akıl sır
erdiremiyorum. Ayrıca, eleştirenlerin eleştiri noktalarının
saptırıldığını ve sapan noktalar üzerinden açıklama yapıldığını
düşünüyorum.
Çıkarılan yönetmelikle su veya bu bicimde bürokratik
işlemlerin kısaltılması amaçlanmışsa, bu işlemleri kısaltabilecek
başka çözüm biçimleri de bulunabilir, bu konuda formüller
geliştirilebilir. Buna ek olarak, Sayın Anaç’ın iletisinde çelişik
bulduğum bir noktayı da iletmek istiyorum. Sayın Anaç, sağlık kurulu
raporlarının bir kere SHCEK'e sunulmasıyla kendilerinden bir daha
böyle bir rapor istenmeyeceğini ve SHCEK'in de bu bilgiyi MERNIS'e
aktarmak için İstanbul Büyükşehir Belediyesi'ne yönlendireceğini
aktarmış. Ardından da nüfus cüzdanlarında özürlülük bilgisinin yer
almasının da o kadar önemli olmadığını belirtmiş. Tam bu noktada bir
çelişki doğuyor, bir yandan amacın sadece MERNIS'e bilgi aktarmak
olduğu belirtilmiş; öte yandan da, özürlülük bilgisinin nüfus
cüzdanında yer almasının neden ayrımcılık yaratmayacağı açıklanmış ve
bu konuyla ilgili düşüncesini bildiren bir yurttaşa da yapılan
açıklamalar dile getirilmiş. Amaç sadece MERNIS'e özürlülük bilgisinin
ulaşması ve yurttaşların bu bilgiye dayanarak hizmetten yararlanması
ise o yönetmeliğe neden nüfus cüzdanına özürlülük bilgisinin
aktarılmasına ilişkin bir bolum kondu? Bunun yerine SHCEK'e sunulan
raporu SHCEK'in ilgili işlemleri yaparak MERNIS'e ulaştırması
sağlanamaz mıydı? Gerçekten kafaları ciddi bicimde karıştıracak
çelişkiler olduğunu düşünüyorum bu iletide. Özetle: Özürlülük
bilgisinin bir veritabanında yer almasına sanırım hiçbirimiz karsı
değiliz. Karsı çıkılan nokta, bu bilginin istem dışı bir bicimde nüfus
cüzdanlarında yer almasına zemin hazırlamak ve bunu da "isteğe bağlı"
kılıfıyla ortaya koymak. Konu sadece MERNIS ise sağlık kurulu raporunu
sunardık ve özürlülük bilgisi nüfus cüzdanına eklenmeksizin MERNIS'te
yer alırdık. Böylece de forumlarda bu konu üzerine bu kadar kafa
patlatmazdık bence.
Sevgiyle,
Selen
---------------
24 Mart 2006
Merhaba Arkadaşlar,
Sayın Abdülkadir Anaç’ın son iki iletisini dikkatle
okudum. Bunlardan ilki, KPS ile ilgili olsa da, altında benim bu
iletişim grubuna yolladığım ileti göründüğünden biraz şaşırdım. Ancak,
yanıtlarken bir karışıklık da yasanmış olabileceğini düşünerek,
verilen bilgileri okudum ve bu konuda yazmayı da duşundum. Ne ki, o an
fırsat bulamadım. Ben listeye yeni katıldığım için daha önce KPS ile
ilgili yapılan tartışmayı bilmiyorum. Bununla birlikte Sayın Anaç’ın
iletisini okuduğumda yine bazı soru işaretleri olutsu kafamda. Ancak
bugün de gördüm ki, Sayın Anaç yazılanlara fena halde alinmiş ve
listeden ayrılma kararı almış. Düşüncelerimi özetleyerek, söz konusu
iki iletide yer alan açıklamalara dayanarak soracağım soruları iletmek
istedim. Sn. Anaç’ın da bu soruları yanıtlamasını rica ediyorum
kendisinden. Daha önce kendisinin yönetmeliğe ilişkin açıklamaları
Körler Haber Gruplarına da yansımış ve ben de orada görüşlerimi
yazmıştım. Daha sonra bu iletileri Sayın Anaç’ın iletişim adresine de
gönderdim ve yanıt da bekledim. Kendisi soruları yanıtlayacağını
yazmıştı. Ancak yanıt gelmedi. Bir kez daha toparlayarak ve son
konuları da içine alan bu iletiyi yazmak istedim.
Öncelikle, Sayın Anaç, sizin savunduğunuz tezle,
yönetmeliğin nüfus cüzdanlarına ilişkin bölümüne karsı çıkanların tezi
çatışıyor. Bunun nedeni o tezlerin arkasındaki felsefedir kanımca.
Ortaya çıkan/somutlaşan uygulamalardan tutunda kullanılan jargona
kadar hepsi bu anlayışların somut olarak dışa vurucundan başka bir şey
değildir. Sizin savunduğunuz tez, Türkiye’de devlet aygıtına egemen
olan anlayışı ortaya koyuyor. Bu anlayışta, -sizin kullandığınız
jargonu kullanarak yazacağım- "biz özürlülere faydamız olsun diye bu
uygulamaya gidiyoruz. Onların iyiliği için çalışıyoruz. Ama onlar
hiçbir şeyden memnun olmuyorlar. Çözümleri de yok sadece konuşuyorlar.
Böylece de nankörlük etmiş oluyorlar." Böyle bir anlayışın çağdaş bir
düzlemde ömrü çok kısadır. Neden mi? Nedeni su: Sizin savunduğunuz
tezin ortaya koyduğu sistem, sakatlara ilişkin yapılan her şeyi
kendisinin birer lütfü, iyiliği olarak algılıyor da ondan. Bu son
yazdıklarımı okurken belki de, "iyi de canim bunun ne sakıncası var?"
diye soracaksınız. Çok sakıncası var.
Basta, bireye sunulan hizmetlerin zaten en temelde onun
hakki olduğu gerçeğini yadsımış oluyor bu anlayış. Tam da bu noktada,
sunulan hizmetlerin azalması, ortadan kalkması veya yönteminin
değişmesi durumunda kişinin gösterdiği tepkiler, yukarıda açıkladığım
tezi savunanları çileden çıkarıyor: "Nankörler! Bunlara iyilik
yaramaz!" mealinde sözler söyleniyor. Siyasiler secim
propagandalarında ve fırsatını buldukları her zaman, her yerde: "biz
özürlüler için bunu yaptık, sunu sağladık" diyorlar. Neden? Çünkü
onlar bunu kendi nimetleri olarak görüyorlar, bu nedenle de
karsılarındaki bireylerin de onlara minnet etmesini bekliyorlar. Ne
zaman bu anlayış değişir, "ben bu hizmetleri zaten bu kişinin hakki
olduğu için sunuyorum, ben bunun için buradayım. Olması gerekeni
gerçekleştiriyorum" denirse, o zaman bu tartışmalar biter. Biter çünkü
o gün geldiğinde sizler sakatlara kulak vererek, gerekli olan
hizmetleri sunarsınız. Böylece, "bu nankörler hiçbir şeyden memnun
olmuyorlar, yapılanları da bilmeden karsı çıkıyorlar" düşüncesinin de
doğru olmadığını anlamış olursunuz.
İkinci önemli nokta, çözüm üretmediğimizi
soyluyorsunuz. Lütfen iletileri, önyargılarınızı yanınıza almadan,
yeniden okur musunuz? O iletilerde turlu görüşler yer almış. "COZUM"
diye at nalı gibi kocaman harflerle yazılması mı gerekir dikkate
alınması için sizce? Eğer öyleyse, buyurun size bir COZUM ONERISI:
"Özürlü Kimlik Kartı”nın geçerliliği yaygınlaştırılsın, gereken her
yerde gösterilsin ve bu özürlüyü kanıtlayan bir belge olarak kabul
edilsin. Bir başka eleştiri gerekçem: su anda yönetmeliğin getirdiği
uygulamaya göre çok daha yerinde olduğu halde, simdi daha önce sizin
çalışmakta olduğunuz kurumun verdiği "Özürlü Kimlik Kartları" çoktan
gözden çıkarılmış, "tu-kaka" edilmiş. Gördüğüm kadarıyla, her
iletinizde de bu kartların ne kadar ise yaramaz olduğunu anlatmaya
çalışıyorsunuz. Kendimi eski elbisesi atılırken ağladığı için
büyüklerin onu, "bak ben sana daha güzelini alacağım, hem bak burada
da bir elbisen var ne kadar da cici! Atılan eskimiş artik." diye
kandırılmaya çalışılan bir çocuk gibi hissettim. Sözgelimi, THY'de
geçerli olmadığını ileri sürmüşsünüz. Yanılıyorsunuz çünkü geçerli.
Yurtdışında eğitim deneyimim olduğundan, her bilet almam gündeme
geldiğinde bazı arkadaşlarım, "Selen, özürlü kimlik kartın olsa da
indirimli alsan" diyorlardı. Bunu söyleyenler de sakat arkadaşlarımdı
ve konuyu bilen insanlardı. -kendileri de bu kartı kullandıkları için.
Üçüncü olarak, hem nüfus cüzdanına özürlü kaydının
düşürülmesinin tamamen kişinin isteğine bağlı olduğunu belirtiyorsunuz
ve özürlü kimlik kartı sahiplerinin bu kartı kullanmaya devam
edebileceklerini de ekliyorsunuz. Hem de bu kişilerin de nüfus
cüzdanlarında değişiklik yaptırabileceğini anlatıyorsunuz. Özürlü
kimlik kartı geçerliliğini bu yönetmeliğe karşın koruyacaksa, neden
işlemlerin hiç de kolay yapılmadığı ülkemizde gidip bir de böyle bir
değişiklik yapsın? Özürlülüğüne duyulan inancı pekiştirmek için mi?
Daha önceki iletimde de yazmıştım ve yineliyorum, "isteğe bağlı"
görünse de insanlar bir sure sonra 6 ayda bir rapor almaktan
bunaldıklarında, -özürlü kimlik kartı olmayanları için soyluyorum- hiç
de istemeseler de nüfus cüzdanlarına "özürlüdür" ifadesini koydurmak
zorunda kalacaklardır. Böyle bir durumda "ISTEGE BAGLI" olmaktan söz
edilemez. Eğer ediliyorsa da bunun açıklamasını ben sizden beklerim.
Hani isteğe bağlılık burada? Sanırım mumla arayacağız.
Yargıya müdahale konusuna gelince, ne yalan söyleyeyim
bu ilkenin son zamanlarda hükümet de dahil bazı çevrelerce kötüye
kullanıldığını düşünüyorum. Bunun örneklerini verebilirim, ama yeri de
değil. Zaman almak da istemiyorum çünkü konumuzla doğrudan ilgisi yok.
Yargıya müdahalenin anlamı üzerinde de birkaç şey söylemek istiyorum.
Bir gazetenin, TV'nin, radyonun görülmekte olan bir dava hakkında,
davayı etkilemek amacıyla yaptığı yayınlar yargıya müdahale olarak
değerlendirilebilir. Yazının niteliğine bakmak gerekir. Başka deyişle,
bu durumda da ezbere konuşamayız. Ancak, davaya konu olan uygulama
hakkında kişilerin düşüncelerini açıklaması yargıya müdahale kapsamına
girmez. Eğer gireceğini düşünüyorsak, o zaman ifade özgürlüğü
şapkasını kaptığı gibi gider. Ha "giderse gitsin, umurumuzda değil"
diyorsanız o başka. Öte yandan, bu uygulamadan etkilenecek insanların
tepkisini dile getirmesi neden rahatsızlık yaratıyor? Bence bu yargıya
müdahaleden çok, Özürlüler İdaresi’nin ürettiği bu projenin
hazırlanırken düşünüldüğü gibi uygulanamamasından, beklemediği bir
tepkiyi almasından ileri geliyor. Özetle, isler tıkırında gitmiyor!
Besinci olarak, değişmeyen gerekçe: Bu uygulamanın
ISTEGE BAGLI olusu. Peki, tepki gösterenlerin, bu tepkiyi en somut ve
köktenci bicimde dile getirerek dava açanların gerekçesi ne: ÖZEL
YASAMIN GİZLİLİĞİ İLKESİNİN İHLALİ. SAĞLAM BİREYLERLE SAKATLAR
ARASINDA AYRIMCILIK YARATACAĞI KAYGISI. ÖZÜRLÜLÜK DURUMUNUN
KANITLANMASININ GEREKMEDİĞİ DURUMLARDA BU BİLGİ DOLAYISIYLA
KENDİLERİNE AYRIMCILIK YAPILACAĞI KAYGISI. SAKATLIĞI GİZLİ OLAN -İLK
BAKIŞTA ANLAŞILAMAYAN- KİŞİLERİN YAŞAYABİLECEĞİ SORUNLAR. DURUMLARI
HAKKINDA BİLGİ VERMEK ZORUNDA OLMADIKLARI HALDE AÇIKLAMA YAPMAK ZORUNA
KALABİLECEKLERİ. EN ÖNEMLİSİ DE KİŞİLER ARASINDA YARATACAĞI AYRIM
DOLAYISIYLA ONUR KIRICI OLMASI.
Özetle, Sayın Anaç, siz sadece kendi tezinizi ortaya
koyup, bu konuda tepki gösterenlerin, neden bu tepkiyi
gösterdikleriyle ilgilenmiyorsunuz. "yönetmeliğin amacını
bilmiyorsunuz" diyerek isin içinden çıkıyorsunuz. Dava dilekçesini,
yazılan tepkileri bürokrat kimliğinizden sıyrılarak bağımsız bir
bicimde okumaya çalışsanız belki daha iyi anlarsınız. Ayrıca, "yargıya
müdahale" diyorsunuz ama yürürlüğe konan yönetmeliğin evrensel insan
haklarını ihlal ettiğini biliyor musunuz? Hukuka saygı sadece, verilen
yargı kararlarına uymakla, "yargıya müdahale etmeyin" demekle olur mu
sizce? Size son yıllarda insan haklarına yeni yerleşmeye başlayan bir
başka haktan da söz etmek istiyorum. Kişilerin, ayrımcılıktan uzak
olma, haklarını ayrımcılık yasamaksızın kullanma HAKLARI var. Son
olarak, aktardığınız diyaloga verdiğiniz yanıt da üzerinde daha çok
düşünülmesi gereken bir konu bence. Eğer nüfus cüzdanına sözü gecen
bilgi eklenirse, sakatların iki kimlik taşımaktan kurtulacaklarını
söylemişsiniz. Çok genellemeyelim bence, çünkü nüfus cüzdanının kaybı
durumunda yeniden çıkarılmasının ne kadar güç olduğunu biliyoruz.
Nüfus cüzdanını sürekli yanında taşımayan insanlar da var. Hem,
sakatlığı belgelemek için özürlü kimlik kartını taşımaktan rahatsız
olmayan insanlar da var. Bu arada, KPS'de sakatlara pozitif ayrımcılık
yapılmadığını söylemişsiniz. Bunu da anlamadım. Sizce yapılmalı mı? Ya
da diğer sınavlarda yapılıyor da bunda mi yapılmıyor sizce? Hem o
sınavlarda kim olumlu ayrımcılık bekliyor ki? Olumlu ayrımcılık
yerine, eşitliği güçlendirici uygulamalar olsa daha iyi olmaz mı hem?
Sevgiyle, Selen
---------------
26 Nisan 2006 Nüfusu Kâğıdını kaybedene ceza
Herkese Yeniden Merhaba,
Gerçekten, Danıştay’da acılan davaya konu olan
yönetmeliğin düzenlemeleriyle, çıkarılmak istenen yasanın haberde
belirtilen bazı düzenlemeleri çelişiyor gibi görünüyor. Bununla
birlikte, yasa tasarısının tam metnini görmeden bu konuda bir
değerlendirme yapmak yanlış olur kanımca. Sevgili Avni Arıkan'ın
gönderdiği iletiye konu olan haberi okuduktan sonra, söz konusu yasa
tasarısında ne gibi düzenlemelere gidildiğini anlamak için bu yasa
tasarısının tam adini aradım ve aramalar yasa tasarısının adinin,
"nüfus Hizmetleri Yasa Tasarısı" olduğunu gösterdi. Bununla birlikte,
yasa tasarısının tam metnini bir turlu bulamadım. Bu noktada, hukuksal
bir açıklama yapmak istemiyorum. Ancak, gördüğüm bir çelişkiyi
hukuksal değerlendirmelere girmeden sizlerle paylaşmak istiyorum.
Yönetmelik, özürlülük durumu ve oranının nüfus cüzdanında yer almasını
öngörüyor. Oysa habere bakılırsa, yurttaşların nüfus cüzdanlarını
kaybetmeleri durumunda hatırı sayılır bir para cezası ödeyecekleri
vurguluyor. Böyle bir tehdit altında kalan insanlar, nüfus
cüzdanlarını yanlarında taşımak isterler mi? Üstelik kaybolma, istem
dışı bir durumu dile getirir. Kimse isteyerek nüfus cüzdanını
kaybedemeyeceğine göre, bu tur bir yasak karsısında nüfus cüzdanının
taşınması güçleşir. Ayrıca, kapkaç olaylarının yaygınlaştığı günümüzde
çantalarımızın çalınması durumunda da nüfus cüzdanı elden çıkabilir.
Bunları kanıtlamak da zorlaşır. Sonuçta çalındığını da söyleseniz adi,
"kayıp nüfus cüzdanı" olmayacak mı? Aslında, bu tur bir düzenlemeye
gidilmeden de, nüfus cüzdanı, istem dışı sahibinin elinden çıktığında
yeniden çıkarılması zor olan bir belge olduğu için bu belgeyi özel
olarak saklayıp, temel kimlik bilgilerini gösteren, ehliyet, pasaport,
meslek kuruluşlarına bağlı olarak çalışanların özel kimlik kartları
daha yaygın kullanılıyor. Oysa yönetmeliğin getirdiği düzenleme
dolayısıyla, sakatlar sürekli nüfus cüzdanlarını yanlarında taşımak
zorunda kalacaklar. Nerede sakatlığımızı belgelememizi isteyeceklerini
bilemeyiz her zaman.
Sevgiyle Selen
---------------
7 Haziran 2006
Herkese Merhaba,
Nicedir paylaşmak istediğim bir konuyu bugüne kadar
yazma fırsatım olmadı hiçbir iletişim grubuna. Aktaracağım deneyimin
üzerinden bir ay geçti. Aktarılmaya değer bulduğum için sizlerle
paylaşmak istedim.
"Özürlü Kimlik Kartı" için Özürlüler Veritabanı
Oluşturulması ve Özürlülük Bilgisinin nüfus Cüzdanında Yer Almasına
Dair Yönetmelik yürürlüğe girmeden önce başvurmuştum. Bu kartın
hazırlanmasının ve ilgilinin eline ulaşmasının ne denli uzun bir
zamana yayıldığını kart sahibi arkadaşlar da biliyordur. Bu başvuruyu
yönetmelik yürürlüğe girmeden yapmama karşın, yeni yönetmelik
dolayısıyla başvurumun sonuçlanıp sonuçlanmayacağı konusunda bazı
kuşkularım vardı. Bununla birlikte, hukuksal metinlerin ancak yürürlük
tarihinden başlayarak etkili olduklarını da bildiğim için başvurumun
söz konusu yönetmeliğin yürürlüğe girmesinden etkilenmemesi
gerektiğini biliyordum. Bununla birlikte, burası Türkiye, hazırlanacak
zeminin sağlamlaşması adına hukukun bu ilkesinin kenara
atılabileceğini de az çok öngörmüştüm.
Neyse, kartla ilgili sorgulamaları internet üzerinden
yapıp da sonuç alamayınca, sonunda soluğu SHCEK'te aldım. Bu karta
sıcak bakmamakla birlikte, rapor alma çilesinden kurtulacağım için
başvuruda bulunmuştum. SHCEK'e gittiğimde, yabancısı olmadığımız bir
yaklaşımla karsılaştım.
Bir memur, Özürlüler İdaresi’nin Ağustos ayından bu
yana özürlü kimlik kartı göndermediğini, yeni aldıkları bir habere
göre de, özürlülük bilgisini nüfus cüzdanına yazdırmak istemeyen ve
ücretsiz seyahat kartı edinmek isteyen yurttaşların İstanbul il
sınırları içinde geçerli olacak seyahat kartı alabileceklerini, bunun
için başka bir yere başvurmaları gerektiğini, özürlü kimlik kartı
başvurusuyla ilgili kendilerine verdiğim belgelerin de özürlülük
bilgisinin MERNIS'e yansıması için nüfus idaresine gönderildiğini
aktardı. Yönetmeliğin yürürlük tarihi neydi: 30 Ekim 2005. Hangi
tarihten başlayarak kart verme uygulamasına son verilmiş? Ağustos. Pes
artik!
Bununla bitiyor mu -deyim yerindeyse- bu kara mizah?
Hayır! SHCEK'e özürlülük bilgilerini nüfus cüzdanlarına yazdırmış iki
yurttaş nüfus cüzdanlarını kullanamadıkları yakınmalarıyla
gelmişlerdi. Birisinin ne sakatlığı olduğunu anlayamadım, ama nüfus
cüzdanını gösterdiği otobüste, sürücünün kendisine, "bu geçerli değil,
ama ben sana bir insanlık yapayım gel, bin otobüse!" dediğini aktardı.
Çocuğu hemofil hastası olan bir anne de, benzer bir yakınmayla
gelmişti. Kadın otobüse binip de çocuğunun nüfus cüzdanını
gösterdiğinde: "Bunun neresi özürlü? Bu nüfus cüzdanı sahte! Torpil mi
yaptırdın da aldın bunu? İn aşağı!" diye terslendiğini, herkese
çocuğun özrünün ne olduğunu anlatmak zorunda kaldığını anlatarak, bu
nüfus cüzdanlarını nasıl kullanacaklarını soruyordu.
Camiamızdan bazı hukukçu arkadaşlarımız yönetmelikle
gelen bu uygulamanın olumlu ayrımcılık olduğunu ileri sürmüşlerdi.
Peki, bunun neresi olumlu? Düşünün, bir yönetmelikle bir uygulamayı
başlatıyorsunuz, ancak bu konuda bilgilendirilmesi gereken yetkililer
bile bilgisiz, insanlar mağdur oluyor. Çok yerinde bir uygulamaysa
midelere giren krampları nasıl açıklarlar bu uygulamanın mimarları
acaba? Umarım bu tatsız deneyimlere son verecek bir yargı kararı
alınır!
Sevgiyle, Selen
---------------
28 Haziran 2006 Çarşamba
Bir Boş vermişliğin Tarihi ve Sakatlığa Dayanan
Ayrımcılık
Ayrımcılık, türlü görünüş biçimleriyle yüzyıllardır
varlığını sürdüren ve günümüzde özellikle bazı insan topluluklarının
sıkça karşılaştığı bir tutum/davranıştır. Örneğin, Roma uygarlığında,
halk, köleler ve özgürler olarak ikiye ayrılıyordu. Bu uygarlıkta,
köleler özgürlere –efendilerine- bağlı olarak üretim etkinliklerine
etkin biçimde katılmaktaydılar. Tarihin ve Roma hukukunun sağladığı
veriler ışığında, kölelerin hak kavramının öznesi değil, tersine,
nesnesi konumunda bulundukları günümüze ulaşan bilgiler arasındadır.
Roma uygarlığında, yurttaşlık haklarının konusu olan halkın özgürler
kesimiydi. Bu bağlamda, ayrımcı uygulamaların Roma uygarlığı döneminde
var olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Ne var ki, söz konusu
uygarlıkta, sosyo-ekonomik sistemin özünde var olan bu tutum,
günümüzde insan hakları hukukunun tutarlı olarak yasakladığı bir
davranış biçimidir.
Sakatlığa dayanan ayrımcılığın –İngilizce karşılığıyla
“disability-based discrimination”- ise uzunca bir tarihsel geçmişi
olmasına karşın, uluslararası örgütlerin, -BM dahil- insan hakları
savunucularının ve aktivistlerinin uzun bir süre boş verdiği bir
davranış biçimidir. Sakatların dünyanın her yerinde eğitim, iş, sosyal
ve kültürel etkinliklere katılım, oy kullanma, siyasal hayata katılım,
barınma, ulaşım, erişebilirlik, haberleşme ve kamusal hizmetlerden
yararlanma gibi birçok konuda ayrımcı uygulamalara hedef oldukları BM
raporlarına –örneğin, özel raportörlerce BM İnsan Hakları Komisyonu’na
sunulan ve 1983-1992 arasındaki zaman dilimini kapsayan rapora-
yansımasına karşın, bu boş vermişlik tarihsel bir nitelik kazanmıştır.
Özetle, sakatların fiziksel ve sosyal engellerle karşılaştığı
bilinmektedir. Bu umursamazlığın doğal bir sonucu olarak sakat
hakları, insan hakları hukukunun diğer alt dallarına göre daha geç
gelişme gösterecektir.- gerçekten sakat haklarıyla ilgili uluslararası
yasama etkinliklerinin ancak 30-35 yıllık bir geçmişi vardır.- Sözü
edilen bu boş vermişlik, BM insan hakları belgelerine de gözle görülür
bir eksiklik olarak yansıyacaktır.
Özellikle Nazi Almanya'sında sakatları da kapsayan,
bazı insan topluluklarına yönelen ve soykırımlara varan büyük hak
ihlalleri ve İkinci Dünya Savaşı’nın yarattığı yıkıma bir tepki olarak
doğan insan hakları hukukunun temel belgeleri olan, Evrensel İnsan
Hakları Bildirisi (“EİHB”), Uluslararası Ekonomik, Sosyal ve Kültürel
Haklar Sözleşmesi (“ESKHS”) ve Uluslararası Medeni ve Siyasal Haklar
Sözleşmesi (“MSHS”) ayrımcılık yasağını düzenleyen belgelerdir. Bu
belgelerin üçü de ayrımcılık yasağını benzer biçimde düzenlemişlerdir.
Örneğin, MSHS’nın ayrımcılık yasağını düzenleyen 2. maddesinde,
sözleşmeye taraf devletlerin, söz konusu sözleşmede tanınan hakları,
ırk, renk, cinsiyet, dil, din, siyasal veya diğer bir fikir, ulusal
veya sosyal köken, mülkiyet, doğum veya benzeri nedenlerle ayrım
gözetmeksizin bütün bireylere tanıyacaklarını bir yükümlülük olarak
öngörmüştür. Peki, yukarıda sözü edilen eksiklik nedir?
Öncelikle, bu düzenlemede özel olarak ve açıkça, ırk,
renk, cinsiyet gibi farklılık yaratacağı günlük yaşam deneyimleriyle
saptanmış durumların yer alması son derece yerinde bir yaklaşımdır.
Bununla birlikte, sakat topluluğundan bu düzenlemede hiç söz edilmemiş
olması bu ve buna benzer düzenlemelerin bulunduğu belgelerin büyük bir
eksikliğidir. Düzenlemedeki bu eksiklik bilinçli olmasa da, herhalde
yukarıda sözü geçen boş vermişliğin bir sonucudur. Ancak düzenlemedeki
“…veya benzer nedenlerle” sözlerinin geniş yorumlanmasıyla, sakat
topluluğunun da bu yasağın kapsamına girdiğini kabul etmek gerekir.
Ekonomik Sosyal ve Kültürel Haklar Komitesi’nin (“ESKHK”) ESKHS’ne
dayanarak hazırladığı , “Sakat bireyler” başlığını taşıyan 9 Aralık
1994 tarihli, 5 Numaralı Genel Yorumu’ndaki açıklamalar da bu tezi
destekler nitelikte olduğundan, umutları da tazelemektedir.
Peki, nedir sakatlığa dayanan ayrımcılık?
Sakatlığa dayanan ayrımcılık ESKHK tarafından 5
Numaralı Genel Yorum’da şöyle tanımlanmıştır: “Bu sözleşmenin
amaçlarına uygun olarak, sakatlığa dayanan ayrımcılık, her türlü
ayrıştırma, dışlama, kısıtlama ya da tercih veya gerekli
düzenlemelerin gereği gibi yapılamaması dolayısıyla, ekonomik, sosyal
ve kültürel hakların kullanılamaması veya bu haklardan
yararlanılmasının büyük ölçüde ortadan kaldırılması…” Bu tanım söz
konusu ayrımcılıktan ne anlaşılması gerektiği konusunda fikir
vermektedir. Bu tanım ekseninde, örneğin, gerekli koşulları yerine
getirerek bir eğitim kurumuna başvuran bir öğrenci adayının sakatlık
gerekçesiyle reddedilmesi veya işverenin bir eleman adayını sakatlık
gerekçesiyle reddetmesi ayrımcılık sayılabilecektir.
Sakatlığa dayanan ayrımcılığın türleri bakımından,
sakat hakları konusunda “öncü” olarak değerlendirilen ABD’de bazı
yazarların benimsediği sınıflandırma bir fikir verebilir. Buna göre
ayrımcılığın dört görünüş biçimi vardır. Bunlar: 1) Rahatsızlık; 2)
korumacı ve acıma duygularıyla yaklaşım; 3) genelleme ve 4) damgalama
biçiminde sıralanmaktadır.
Bugün dünyada yaklaşık 40 ülkede ayrımcılık karşıtı
hukuksal düzenlemelerin olduğu sanılmaktadır. Bu ülkelerin başında
ABD, Kanada, İspanya, Birleşik Krallık, İsrail, İsveç ve Avustralya
gibi ülkeler gelmektedir.
Türkiye’de 1982 Anayasası’nın “Kanun önünde eşitlik”
başlığını taşıyan 10. maddesi uluslararası insan hakları
belgelerindekine benzer bir düzenlemeyle ayrımcılığı yasaklamıştır.
Söz konusu maddede de herkesin, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasî
düşünce, felsefî inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım
gözetilmeksizin kanun önünde eşit olduğu belirtilmiştir. Bu temel
yasada da ayrımcılığa karşı korunan gruplar arasında sakatlıktan söz
edilmemiştir. Ancak yapılacak ilk anayasa değişikliğiyle sakatlık
durumunun da söz konusu gruplar arasına eklenmesini kararlılıkla
beklemeye bir engel yoktur.
1 Temmuz 2005 tarih ve 5378 Sayılı, Özürlüler ve Bazı
Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılması Hakkında
Kanun’la ayrımcılık yasaklanmış görünmektedir. Bununla birlikte, bu
düzenlemeler belirsizlikler ve üstü kapalı ifadeler içermektedir.
Örneğin, yasanın “Genel esaslar” başlığını taşıyan 4. maddesinin a)
bendinde: “…Özürlüler aleyhine ayrımcılık yapılamaz; ayrımcılıkla
mücadele özürlülere yönelik politikaların temel esasıdır.” deyişine
yer verilmiştir. Bu düzenleme karşısında, “özürlüler lehine ayrımcılık
yapılabilir mi?” sorusu akla gelecektir. Yasada ayrımcılıkla ilgili
bir tanımı bulunmadığından, ayrımcılıktan ne anlaşılması gerektiği de
belirsizdir. Ancak bu belirsizliklere karşın, yasanın olumsuz
ayrımcılığı yasakladığı sonucuna varılabilir. Ne ki, böyle bir
düzenleme biçimi, uygulamada karışıklıklara yol açabilir.
Türkiye’de ayrımcılık karşıtı hukuksal düzenlemelerde
önemli bir gelişme de, ayrımcılığın 5237 Sayılı yeni Türk Ceza
Yasası’nın (“TCY”) kapsamına giren bir suç niteliği kazanmasıdır. 1
Haziran 2005’te yürürlüğe giren yeni TCY’nın “Ayrımcılık” başlığını
taşıyan 122. maddesinde, Anayasa madde 10’da sayılan durumlar
dolayısıyla, bir taşınır veya taşınmaz malın satımı, devri, bir
hizmetin icrası veya hizmetten yararlanılmasının engellenmesi, bir
kişinin işe alınmasını veya alınmamasını sayılan nedenlere bağlanması
(bent a); besin maddelerinin verilmemesi veya kamuya arz edilmiş bir
hizmetin yapılmasının reddedilmesi (bent b) ve kişinin olağan bir
ekonomik etkinlikte bulunmasının engellemesi (bent c) ayrımcılık
olarak nitelenmiş ve bu davranışlarda bulunan kişilerin altı aydan bir
yıla kadar hapis veya adli para cezasıyla cezalandırılacakları
öngörülmüştür. Yeni TCY’deki bu düzenlemeye 5378 Sayılı Özürlüler
Yasası’nın 41. maddesiyle “özürlülük” de eklenmiş, böylece sakatlık da
ayrımcılığa karşı korunan gruplar arasında açıkça yer almıştır. 5378
Sayılı yasanın TCY’de yaptığı bu yenilik yerinde olmuştur.
Kuşkusuz, hakların korunması ve ayrımcılıkla mücadele
konusunda, yasalaştırma etkinliği çok önemli bir adımdır. Ancak bu
düzenlemelerin işlevsel bir nitelik kazanması için uygulamaların
standartlaştırılması, düzenli biçimde izlenmesi ve yönetsel, yargısal
denetim mekanizmalarının etkin biçimde çalışması gerekir. Bunlara ek
olarak, sakat bireylerin ve ilgili sivil toplum örgütlerinin de
tutarlı ve etkin biçimde bu izleme ve denetim etkinliğine katılması
gerekir. Böylelikle, yapılan düzenlemeler umut verici bir anlam
kazanabilecektir. Selen ÖZEL
---------------
15 Aralık 2006
Merhaba Arkadaşlar,
Sayın Yavuz Kocaömer’in aşağıdaki yazısını okuyunca,
bazı düşüncelerimi sizlerle de paylaşmak istedim. Sevgili Teslime’ye
bu yazıyı bizlerle paylaştığı için teşekkür ederim.
Sakat, engelli ve özürlü sözcüklerinin kullanımına
ilişkin zaman zaman tartışmalar yaşanıyor. Gözlemlediğim kadarıyla,
bazı terimlerin –örneğin, özürlü ve engelli- kullanımının
yaygınlaştırılması çabaları bağlamında, başka terimlerin kullanılması
tepkiyle karşılanıyor. Bu noktada, bazı terimlerin kullanılışı
bilinçli bir seçimi yansıtıyor. Bazı terimler de rutin olarak
yinelenerek yaygınlaşabiliyor.
Sayın Yavuz Kocaömer de yazısında, özürlü sözcüğünün
sadece Türkiye’de kullanıldığını vurguluyor. –Latin alfabesini
kullanan ülkeler açısından- Kendisine bu konuda katılmıyorum, çünkü
daha önce başka bir arkadaşın da belirttiği gibi, İngilizce’de de özür
ve özürlü sözcüğünün karşılığı var. Impairment: özür, impaired: özürlü
anlamına geliyor. –örneğin, visually impaired: görme özürlü- Ancak
belki özürlü sözcüğünün, sakat ve engelli sözcüklerine göre daha az
kullanıldığı söylenebilir. Ben de sakatlık sözcüğünü kullanmayı olguyu
anlatmakta kapsayıcı olduğu düşüncesiyle tercih ediyorum. Öte yandan,
uluslararası hukuk –özellikle sakatlıkla ilgili- belgelerinde ve
sakatlıkla ilgili başkaca çalışmalarda da bu sözcük sıkça
kullanılıyor.
Özürlü sözcüğünü ise özellikle iki nedenle yetersiz
buluyorum. Birincisi, bu terim sakatlık olgusunun medikal/tıbbi
boyutunu anlatıyor. Oysa sakatlık, siyasal, sosyal, fiziksel, hukuksal
vb yönleri de olan çok boyutlu bir olgudur. Özetle, özürlü sözcüğünün
kapsamı dar. İkincisi, özür sözcüğü, aynı zamanda bir kusur, hata
dolayısıyla bağışlanma arzusunu da içerdiğinden, bizim içinde
bulunduğumuz durumu doğru yansıtmıyor. Daha da açıkçası, sakatlık
dolayısıyla özür dilemek gibi geliyor bana.
Engelli sözcüğü ise, özürlü sözcüğüne koşut olarak
yaygın biçimde kullanılıyor. Ancak bu sözcüğün, bazen özürlü ve sakat
sözcüklerine duyulan tepkiyi de yansıttığı kanısındayım. Bu eğilim de,
engelli teriminin yüceltilmesi ve diğer terimlerin yerine geçmesi
arzusundan kaynaklanıyor gözlemlediğim kadarıyla. –aynı durum bazen
özürlü terimi için de söz konusudur. Sayın Kocaömer’in yazısına da bu
durum yansımış. Program sunucuları kendilerine engelli terimiyle
ilgili söylenenleri aktarmışlar- Örneğin, kimileri kısaca “Özürlüler
Yasası” olarak adlandırılan 5378 sayılı “Özürlüler ve Bazı Kanun ve
Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun”
için de “Engelliler Yasası” deme eğiliminde. Gerçekte yasanın ne adı
engelli terimini içeriyor, ne de içeriği. Aslında yasanın adında da
bir tuhaflık yok değil. “Özürlüler ve bazı kanun ve kanun hükmünde
kararnamelerde değişiklik yapılması” ifadesinde, değişiklik yapılacak
olan yasa ve kanun hükmünde kararname hükümleridir. Ancak bu ifade
karşısında, sanki özürlülerde de bir değişiklik yapılacakmış gibi bir
anlam çıkıyor. Bütün bunlara karşın, yasanın adı bu.
Engelli sözcüğünün anlamı için Meydan Larousse
ansiklopedisinin “engelli” maddesinde, söz konusu sözcüğün anlamı:
“Engelli olan” biçiminde yer alırken, örnek olarak “engelli at
yarışları” ve “engelli koşular” gösteriliyor. (bkz. C: IV, s: 270,
süt: 3). Sanırım yeni bir terim olmasının da etkisiyle ansiklopedide
yer almamış.
Sakat sözcüğü de adı geçen ansiklopedide: “Vücudunda
hasta veya eksik bir yanı olan (canlı). (aynı açıklama TDK Güncel
Türkçe Sözlük’ün “sakat” maddesinde de yer almaktadır.) Hasta veya
kusurlu olan” biçiminde yer alıyor. (bkz. C: X, s: 863, süt: 2-3).
Aynı kaynakta bu sözcüğün, “kötü”, “işe yaramaz şey” gibi anlamlar
içerdiği de belirtiliyor. Kanımca bu anlamları da sakatlığın toplumsal
bellekteki konumundan kaynaklanıyor. Sakatlığın kötü, sakatların da
işe yaramaz olduğunu düşünenler için engelli sözcüğü de bu tür
anlamlar içerir diye düşünüyorum. Özetle bu noktada, önemli olan
sakatlığın algılanış biçimidir.
Sevgiler, Selen
---------------
19 Aralık 2006
Merhaba Arkadaşlar,
Sevgili Avni, yazdıklarına katılıyorum. Ancak bir
anımsatma yapma gereği duydum. Bu anımsatma teknik bir konu olmakla
birlikte, bence bizim bu konuda yapmamız gerekenler açısından da
önemli. Bu nedenle bilinmesi gerekir diye düşünüyorum.
Uluslararası bir sözleşmenin iç hukukta ve uluslararası
hukuk düzleminde bağlayıcılık kazanabilmesi için bir dizi aşamanın
kaydedilmesi gerekiyor. Öncelikle sözleşmenin ilgili devlet tarafından
imzalanması gerekiyor. İkinci olarak, imzalanan sözleşme onaylanıyor.
Üçüncü olarak da, BM Genel Sekreterliği'ne depo ediliyor. Daha da
açıkçası, gönderiliyor. Yani, TBMM'ye varmadan önce, imzalanması
gerekiyor. Bunu daha önce de söylemiştim anımsarsan. Bu durumda,
Türkiye'nin bu sözleşmeyi önce imzalaması için kitlesel bir mücadele
verilmesi gerektiği inancındayım. Türkiye insan hakları sözleşmelerini
onaylama konusunda genelde yavaş davranıyor. Bazen imzalıyor ama
onaylamıyor. Hatta bu durum Avrupa Konseyi'nin bir tavsiye kararına
bile yansımıştı. -bu durum Ölüm Cezasının Kaldırılmasına İlişkin AİHS
6 No'lu protokolün onaylanmasıyla ilgili gecikmeyle ilgiliydi- Çoğu
insan da: "Hah sözleşme imzalandı, artık yürürlüğe de girdi" diye
düşünüyor. Oysa Türkiye'nin uluslararası hukuk alanında yükümlülük
yüklenmesi için onay ve bu onayı BM Genel Sekreterliği'ne depo etmesi
bir koşuldur. İkinci aşamada onaylanması için uğraş verilmesi gerekir.
Moralleri bozmak istemem ama genelde bu süreçler yılları bulduğundan
zaman yitirmemekte yarar var. Örneğin, keşke Türkiye bu kez daha hızlı
davransa biz de o 20 devletin içinde olsak belki sözleşmenin yürürlüğe
girmesi sürecinin hızlandırılmasında bir katkımız olur uluslararası
hukuk açısından. Sonuçta 650 milyon insanı ilgilendiren bir sözleşme
bu. Umarım TürkQuad EPG İletişim Grubu'nda da ilgi görür bu konu.
Sevgiler, Selen
---------------
22 Aralık 2006
Merhabalar,
Sevgili Dersu Erol Uyar'ın konuya ilişkin verdiği örnek
gerçekten dikkate değer. Türkiye'de hukuksal konularda ciddi bir sorun
olduğu kesin. Bu sorun çeşitli görünüş biçimleriyle sık sık da
karşımıza çıkıyor.
Ben de başka bir örnek vermek istiyorum:
Türkiye Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS) 6 No'lu
Protokol'ü (Ölüm Cezasının Kaldırılmasına İlişkin Protokol) oldukça
geç imzaladı. İmzalamamasının nedeni yasalarında halen ölüm cezasının
var olmasıydı. Gerçi 1984 yılından bu yana ölüm cezası Türkiye'de
uygulanmıyordu, ama yasalardaki varlığı sürmekteydi. 2001 yılında
yapılan bir Anayasa değişikliğiyle söz konusu ceza kaldırıldı. Bu
protokolde, bir devletin ölüm cezasını -eğer yasalarında böyle
hükümler varsa- ancak "savaş zamanında ya da yakın savaş tehdidi
durumunda" saklı tutabileceği öngörülüyor. Yani savaş ve yakın savaş
tehdidi durumları dışında protokolde başkaca bir istisnaya yer
verilmemiştir. Türkiye ise yaptığı değişiklikle savaş zamanında ve
yakın savaş tehdidi durumuna ek olarak bir de "terör Suçları”nı
istisna olarak ileri sürerek protokolü imzalamak istedi. Bir devletin
yürürlükteki bir sözleşme veya onun protokolüne yeni bir hüküm ekleme
gücü yoktur. Hukuka uymak yerine, hukuku kendine uydurma çabalarının
somut bir göstergesi olsa gerek bu durum. Ulusal hukuk açısından da
Özürlüler İdaresi yasaya yönetmelikle yeni bir hüküm eklemeye
kalkıştı. Yapacak işler bitti ya, sıra eğlenceye geldi. :) Özetle, bu
bizim mayamızda var bence.
Sevgiler, Selen
---------------
22 Aralık 2006 Cuma
Yeniden Merhabalar,
İnsan hakları hukuku da devletle birey arasındaki
çelişkinin ortaya çıkardığı bir alan aslında. Bir yanda koca bir
yapılanma, diğer yanda o koca yapılanmaya göre daha zayıf bir konumda
olan birey var. Ancak Türkiye'de insan hakları sorunları ele
alındığında çoğu kez, "kesin sesinizi devletin otoritesini
sarsıyorsunuz" gibi tepkilere de hedef olunuyor. Yargıçların
uyguladıkları yasalarda korunanın devlet olması da, hukuksal
yapılanmanın böyle oluşturulmuş olmasından kaynaklanıyor.
Milliyetçi-Ana-Sol hükümeti döneminde, "devlet kendisine karşı işlenen
cürümleri bağışlamazken, bireylere karşı işlenenleri affediyor"
tartışmalarının temelinde de bence bu vardı. Aslında bu anlayış hemen
hemen her yerde az-çok etkisini sürdürüyor. Ancak biz de bir de "hain"
olarak damgalanma gibi ağır sonuçları da içeriyor bu yaklaşım. Bu öyle
bir anlayış ki, bazen kişilerin AİHM'de dava açmalarının bile önüne
geçebiliyor, çünkü insanlar korkuyorlar.
Özetle, gerçekten alınması gereken uzunca bir yol var,
yitirilecek zaman yok. Daha önce de belirtildiği üzere Sakat Hakları
Sözleşmesi'nin bir an önce Türkçeye çevrilmesinde yarar var. Eğer
kitlemiz bu belgenin içeriğini bilinçle kavrarsa, sözleşmenin
imzalanması, onaylanması ve iç hukukta uygulanması konusunda daha
duyarlı davranabilecektir. Keşke Türkiye bu sözleşmeyi seçmeli
protokolü ile birlikte imzalayıp onaylasa! Böylece metnin içerdiği
haklar işlevsel açıdan da daha güçlü bir korumaya sahip olabilecektir.
Sanırım Türkiye Sakatlar Derneği (TSD) de TürkQuad EPG'ye üyeydi,
onların bu sözleşmenin imzalanması ve onaylanmasıyla ilgili somut bir
çalışması var mı veya olacak mı? Doğrusu genelde sivil toplum
kuruluşları, "biz yaptık", "biz başardık"çı yaklaşımlar sergiliyor.
Ancak keşke bu metnin imzalanması, onaylanması ve iç hukuka yansıması
bağlamında rekabetçi, benmerkezci yaklaşımları bir kenara bırakarak
ortak bir tutum sergileyebilseler temsil ettikleri kitlelerin de
sesine kulak vererek.
Sevgiler, Selen
---------------
Merhaba Arkadaşlar,
Çağrı Doğan ve Mustafa Devrim'in tartışmaya katkıda
bulunmak amacıyla listeye yolladıkları metinleri biraz gecikmeli de
olsa okuyabildim ve aydınlatıcı bulduğumu da söylemeliyim.
Öncelikle, Çağrı Doğan’ın yolladığı metinleri ele almak
istiyorum. İlk olarak, söz konusu raporun genel gerekçesinde yer alan,
"Genel Merkez aleyhinde muhalefet anlayışı sınırlarını da asan yalan
ve karalamaya dayalı bir propaganda sürdürdüğü..." deyisi üzerinde
durulması gerektiğini düşünüyorum. Kanımca, burada "muhalefet anlayışı
sınırlarını da asan yalan ve karalama”nın ne olduğunun açıklanması
gerekirdi çünkü "yalan" ve "karalama" gibi sözcükler soyut oldukları
için bu tur gerekçelerde yetersiz kalıyor. Daha acık bir söyleyişle,
dernek üyeliğinin geleceği konusunda belirleyici olacak bir raporda,
"yalan" ve "karalama" olarak nitelenen eylemlerin neler olduğunun
somut bicimde yer almaması büyük bir eksikliktir. Tam da bu noktada,
temelsiz uygulamaların ortaya çıkabileceğini dolayısıyla haksiz
sonuçların doğabileceğini düşünüyorum. İkinci olarak, dernek
üyeliğinden çıkarılan kişilerle kurulan iletişimin söz konusu
kişilerin dernek üyeliğinden ihracına gerekçe olarak
Gösterilemeyeceğini düşünüyorum. Kişilerin kurduğu
iliksiler dernek üyeliğinden bağımsızdır. Bu bağlamda, yaratılan
"gerekçe”nin trajikomik olduğunu düşünüyorum. 21. yüzyılda böyle bir
uygulamanın çağdışı olduğu acıktır. Öte yandan, kurulan ilişkinin,
nasıl bir saptamayla "işbirliği" ve "düşmanlık" ekseninde
algılandığını merak ediyorum. Son olarak, Magdule Demircioğlu'nun
yazısında toplumsal ve tarihsel gerçekliğe ters düşen herhangi bir
noktaya rastlamadığım gibi, bilimsel olarak üzerinde durulup
tartışılabilecek bir yazı niteliğinde olduğunu düşündüğümü de
belirtmeliyim. Özetle, söz konusu raporu, içerdiği gerekçeler
acısından cılız buldum. Dolayısıyla, bu noktalara dayanılarak alınan
kararların nesnel ve adil olamayacağını düşünüyorum. Listedeki
tartışmalar, gönderilen deneme, rapor ve benzeri yazıların ışığında,
kişilerin düşünce ve anlayış farklılığı dolayısıyla mahkûm edildiği
kanısındayım. Özellikle, tepki ve eleştirilerin geldiği kişilerin,
rutin olarak her fırsatta, "vatan haini", "ajan", "işbirlikçi" olarak
nitelenmesi ve konunun çekirdeğine ilişkin tartışmaların bu eğilimle
engellenmesi söz konusu yargıyı güçlendiriyor bana kalırsa. Sonuç
olarak, yönetim politikaları ve sakatlıkla ilgili anlayış
farklılıklarından duyulan bir rahatsızlık yükseliyor diye düşünüyorum.
Ayrıca, derneğin yönetim politikalarına yöneltilen
eleştiri/tepkilerin, derneğe yöneltilmiş bir düşmanlık olarak
algılanması da çarpıcı bir nokta. Bütün bunlar bağlamında,
muhalefetten duyulan bir rahatsızlığın söz konusu olduğunu
düşünüyorum. Bu rahatsızlık dünyada tarihsel bir kimlik kazandığı için
çok da şaşırtıcı gelmiyor bana. Ancak, günümüzde tarihsellikle
kalmayışını görmek üzücüdür. Bu iletiyi yazarken Aziz Nesin'in
muhalefetten duyulan rahatsızlığı dillendirdiği dizeleri anımsıyorum
gülümseyerek. Sizleri de gülümsetir mi böyle bilmem ama buraya da
aktarıyorum: "...Bir tutup bin atmalı/Kaymağa bal katmalı/Gık dese
muhalefet/Anasını satmalı..." diyordu Nesin... Ayrıca, yine bu
rahatsızlık çerçevesinde düşünceleri dolayısıyla kimi insanların
"vatan haini" olarak etiketlenmesi de tarihsel bir boyut kazanmıştır.
Örnek olsun, 1960'larin Türkiye'sinde dev sair Nazım Hikmet de dönemin
egemen güçlerince "vatan haini" olarak nitelendi ve sonunda ülkesinden
kaçmak zorunda kaldı. Bir liste katılımcısı söz konusu iddialara tepki
gösterenlere yazdığı iletide Nazım Hikmet'i "ulusal" sair olarak
niteleyerek, onun şiirinin bir kısmını kendi savunduğu tezi destekler
nitelikte aktarıyordu. Ancak, anımsatmak isterim ki, Nazım da bazı
liste katılımcılarının bugün hedef olduğu savların benzerlerine yoğun
bicimde hedef olmuştu. Geçmişte Nazım’a memleketini dar eden çok
renkli siyasetimizin bas rol oyuncuları onun şiirlerini okur oldu
sonraki yıllarda. Süleyman Demirel ve Alpaslan Türkeş’ten sonra
Necmettin Erbakan da bu geleneğe katkıda bulundu. Tam bu noktada bir "ulusal"lık
olduğu düşünülebilirse de içtenlik olmadığını söylemek yanlış olmasa
gerek. Bir çınar gölgesi isteyen büyük ozanın mezarının bile halen
Rusya'da olusu da bir rastlantı değildir sanırım. Bir başka örnek de
Yaşar Kemal. Bir bakıyorsunuz Türkiye’nin en usta kalemi olarak
yüceltiliyor, bir bakıyorsunuz "vatan haini" olarak etiketleniyor. Bu
gerçeği bir söyleşisinde kendisi de ifade ediyordu. Ayrıca,
tartışmalarda kişiselleştirme eğiliminin yoğunluğu da anılan
rahatsızlığın ne boyutta olduğu konusunda fikir veriyor. Engin
Yılmaz’ı "vatan haini" olarak değerlendiren, Turhan İçli'yi ise öven
anlayışta kişiselleştirme yönünden tek fark birinin sempati, ötekinin
ise antipati üzerinde yükseliyor olmasıdır ancak, tartışmaların
kişiselleştirilmesi noktasında sonuç aynidir diye düşünüyorum. Bu
arada, Engin Yılmaz’ın sakatlıkla ilgili kaynak eksikliğine ilişkin
söylediklerine tamamen katılıyorum. Bu yaz ben de yaptığım yüksek
lisans çerçevesinde sakatlıkla ilgili bir araştırma yaptım.
Türkiye’yle ilgili kısmına gelince ciddi bir tıkanıklık yaşadığımı
söyleyebilirim. Bizim coğrafyamız bu tur kaynaklar açısından son
derece yoksul. Bir umutla sivil toplum örgütlerinin sitelerine de
girdim ama kullanılabilir nitelikte, nesnel bilgilerle karsılaşmadım
ne yazık ki. Ayrıca, yine Engin'in eşya piyangosu ve benzeri
etkinlikler konusundaki düşüncelerine katılıyorum. "yazık" diyerek bu
tur etkinliklere katkıda bulunulduğuna ben de birkaç kez tanık oldum.
Sakatlara yönelik bu bakış acısının değişmesi gerektiği inancındayım.
Mustafa Devrim'in gönderdiği raporda vurgulananların
kimi noktalarda gerçek payı olabileceğini düşünüyorum. Bununla
birlikte, bu rapor genel bir tablo çizdiği için sivil toplum
örgütleriyle ilgili her turlu iddianın rutin olarak bu rapor
çerçevesinde değerlendirilmesi yanıltıcı olur diye düşünüyorum.
Arkadaşlar, gerçekten sakatlara yönelik olumsuz bakış
acısının değişmesi için bireysel ve kitlesel olarak neler yapılması
gerektiğini düşünüyorsunuz?
İçten sevgilerle, Selen
---------------
Kaba Sözcükler İnce İnsanlar(12/01/2007)
Geçenlerde sözcükler üzerinden sürdürülen bir
tartışmanın içinde buluverdim kendimi. Konu görünüşte, görme duyusu
bulunmayan insanlar için hangi sözcüğün kullanılmasının daha doğru
olacağıydı.
Üzerinde konuşulan sözcük hangisi?
Kör...
Karşımdaki:
“Kör, çok kaba bir tabir... Bunun yerine daha ince,
yumuşak, insancıl bir kelime kullanılmalı bence, görme engelli
gibi...”
Dil üzerine düşünmeye başlıyorum ister istemez. Aklıma
ilk gelen soru:
Sözcüğün kabası, incesi olur mu?
Sözcükleri kullanım sonucu insanlar genişletiyor veya
daraltıyor. Kuşkusuz bu kullanımları da o dönemin sosyal, ekonomik,
siyasal, kültürel koşulları etkiliyor. Öte yandan, insanların
sözcükleri kullanırken içinde bulundukları psikoloji de bu kullanımda
etkin rol oynuyor. Bu durumda sözcükle anlatılmak istenen konu, onun
kullanılış amacına göre değişiyor. Örneğin, “eşek” sözcüğünü ele
alalım. Yolda yük taşımakta olan bir eşeği göstererek: “eşek yük
taşıyor” biçiminde kurulan bir tümce, sürmekte olan bir eylemi dile
getirdiğinden herhangi bir tepkiyle karşılanmaz. Ancak kızdığınız
birine öfkeyle: “sen eşeğin birisin!” dediğinizde tepkiyle
karşılanırsınız. Bu tepki genelde aynı veya benzer söz/sözlerin size
yönelmesi biçiminde olur. Ancak, hangi sözcük kullanılırsa
kullanılsın, tepkinin olumsuz olacağı kesindir. Söylediğiniz söz
karşınızdakinde hoş duygular uyandırmaz.
Dikkat ettiniz mi? Verilen ilk örnek tümce hiçbir tepki
yaratmazken, ikincisi söylendiği kişide yarattığı duygu dolayısıyla az
veya çok olumsuz bir tepki alır. Oysa iki tümcede geçen sözcük aynı...
Bu durumda tepkinin yöneldiği sözcük müdür?
Hayır.
Nedir peki?
Sözcüğü kullanım biçimi... Daha da açıkçası,
karşınızdaki insana bir hayvan türünü niteleyen sözcükle yaptığınız
yakıştırma olumsuz karşılanır.
Gelelim köre...
Türkçede kör, oldukça geniş anlamlar içeren bir sözcük.
Türk Dil Kurumu’nun Güncel Türkçe Sözlüğü’nde bu sözcükle ilgili
açıklamalar şöyle: “1. Görme engelli. 2. Keskinliği yeterli olmayan.
3. Az aydınlık veren. 4. Kötü. 5. mecaz- Arkası tıkalı olan veya
ıslak. 6. mecaz- Olguları sezme ve kavrama yetisi, dikkati olmayan. 7.
mecaz- Duyarlılığını yitirmiş.”
Görüldüğü üzere, genellikle olumsuz anlamlar içerecek
biçimde kullanılmış bir sözcük kör. Görme duyusu bulunmayan kimse
anlamına gelen ilk açıklama için de sözlükte Necati Cumalı’nın şu
tümcesi örnek olarak gösteriliyor: “Körü körüne duygululuk sanatçıyı
da körün değneğiyle yolunu araması gibi zavallı duruma düşürür.” Yazar
kötü bir örnekle –aşağılayıcı da denebilir- anlatıyor sanatçıda körü
körüne duygulu olma durumunu. Körün bastonla yolunu yoklaması, onu
zavallı konumuna düşürmez. Ancak yazarın yaşadığı dönemin özünde var
olan sosyo-ekonomik yapı, körleri bugün olduğundan daha çok
kısıtlamaktaydı. Teknolojik gelişmelerle kör ve az görenler sosyal,
ekonomik, kültürel hayatta belirginleşmeye başladılar. Cumalı’nın
yukarıdaki tümcesinde yer alan sözcük kör değil, görme engelli de
olabilirdi.
Bu noktada, sorun üç harfli kör sözcüğünde mi?
Kanımca hayır.
Ancak eğer kör sözcüğünü görme yetisi bulunmayan bir
insanı küçük düşürmek, küçümsemek, aşağılamak için kullanırsanız, o
zaman sözcükte değil, ancak sizin düşüncenizde sorun var demektir. Bu
bağlamda, terk edilmesi gereken sözcük olmaz, o sözcük aracılığıyla
ortaya konan düşünce olur.
Öte yandan, genelde durumu adlandırma konusunda bu
denli “incelikli” davranan “ince” insanlar “yumuşak” sözcük
kullanmakla ince davranmış olmadıklarının bilincine varmıyorlar.
Örneğin, kör veya az gören bir kişinin eğitim veya iş yaşamındaki
başarılarını, ağzı açık, gıptayla dinleyen kişiden çoğu kez şu sözleri
duyarsınız: “Müthiş! Ben olsam asla yapamazdım.” Oysa olmamış ki
nereden bilsin! Aynı kişi yarım saat sonra kör/az gören kişinin kahve
veya çay içip içmeyeceğini yanındakine sorar bunun da ayrımcılığın bir
başka görünüş biçimi olduğunu düşünmeden.
Görme engelli dediğinizde sorun bitiyor mu?
Acaba dünyaya egemen olan yoksulu daha yoksul, varsılı
daha varsıl yapan bu engelleyici sistemi –çünkü böyle bir sistem
sadece sakatları engellemez- evcilleştiremediğimiz için mi kullanıma
göre anlam verdiğimiz sözcükleri evcilleştirmeye çalışıyoruz?
---------------
20 Ocak 2007 Cumartesi
Yine dehşet saçtılar her yana! Bu kez seçtikleri kurban
Hrant Dink'ti... Mağaza kameraları katili görüntülemeyi başardı. Tutun
ki, yakaladılar da onu. Sorgulara çekildi, mahkemelere çıktı, hüküm
giydi. Ceza alan kim? Tetikçi/figüran. Gerçek anlamda sonuç alınacak
mı? Asıl katiller başka kanlı senaryolar yazıyor olacaklar her zamanki
gibi. Sırada kim bilir kim var? Masum değiliz hiçbirimiz. Öldükten
sonra ağıtlar, yakıyoruz, gözyaşları döküyoruz, isyan ediyoruz...
Hepimiz Ermeni, hepimiz Hrant oluyoruz. Sonra zaman soğutuyor olayı,
ölümcül sessizliğimize dönüveriyoruz. Yeni bir olay mı yaşandı? Filmi
başa sarıyoruz. Yaşatmak için ne yapıyoruz?
Selen
---------------
21 Ocak 2007 Pazar
Merhabalar,
Hukuk baskının geçerlilik aracı durumuna getiriliyor.
Özellikle ceza yasaları var olan siyasal anlayışlardan büyük ölçüde
etkilenen bir nitelik taşır. Düşünce özgürlüğünü korumak yerine, ceza
gözdağıyla bastırmak faşizmin özüne ters olan bir durum değil. Bunu
ceza yasalarıyla da geçerli duruma getiriyor. Dolayısıyla da,
ideolojik düşüncesini açıklayacak kişiye: "301 kere düşün de öyle
söyle" denmiş oluyor. Bu tür cezaların tehlikeleri de düşüncenin
soyutluğundan kaynaklanıyor her şeyden önce. Bazen anlaşılamadığı
için, bazen de ne pahasına olursa olsun mahkûm etmek amacıyla
düşüncenin yer aldığı metinler farklı yorumlanıyor. Özetle, sorun
düşüncenin suç olmasında.
Kerinçsiz, Dink suikastını "melun" ve "menfur" olarak
nitelendirmiş. Sen önce farklı düşünüyor diye baskı altına al,
susturmaya çalış, Türklüğü aşağıladığını ileri sürerek mahkemelerde
dava aç, ceza alması için elinden geleni yap bu konudaki öncülüğünü
açıkça ortaya koy. Ondan sonra da, "melun" ve "menfur" diye niteleyip
üzüntü duyduğunu dile getir. Doğrusu ben de bu adamla meslektaş
olmaktan utanç duyuyorum.
Bu arada yeni gelen tüm üyelere de hoş geldiniz
dileklerimi iletmek istiyorum.
Sevgiler, Selen
---------------
8 Mart 2007
Merhaba Arkadaşlar,
Gecikmeli yazıyorum, ancak Sevgili Teslime Tablacı
arkadaşımızın otobüste yaşadığı bu tatsız deneyimi öğrenince
Amerika'da tanıklık ettiğim bir olayı sizlerle paylaşmadan edemedim.
Türkiye'de böyle yaklaşımlarla adeta: "Mademki
özürlüsün, dışarı çıkma" tutumu sergileniyor. Gerçi insanların önlem
alınmadığı için rögar çukurlarına düşerek öldüğü bir ülkede bu
deneyimlere tanık olunması şaşırtıcı değil. Ancak en hafif deyişiyle,
can sıkıcı olmadığını söylemek olanaksız.
Aktarmak istediğim olay, ABD, Washington DC'de tanıklık
ettiğim bir olay. Eğitimimin son dönemi olduğundan annem de
Amerika'daydı. Birlikte okulun önündeki durakta servis aracının
gelmesini bekliyoruz. O sırada tekerlekli sandalye kullanıcısı bir
kişi durağa geldi. Ardından beklediğimiz servis aracı durağa yanaştı.
Biz de sözünü ettiğim bu kişi de araca bindik. Sürücünün yerinden
kalktığını gördüm. "Ne yapacak acaba?" diye düşünürken, onun ön
koltuklara yaklaştığını görebildim. Ne yaptığını çok iyi seçemedim ama
sürücü yerine döndüğünde ön koltukların yerlerinde olmadıklarını
gördüm. Şaşkınlığımı gören annem de: "Ayrıntısını sana anlatacağım"
dedi. Öyle ya Türkiye'de hiç de bildik bir tutum değildi bu.
İneceğimiz yere gelince servis aracından indik. Annem: "Sürücü otobüse
tekerlekli sandalyesi olan kişinin bindiğini görünce ön koltukları
katladı, boşalan kısma da bu kişi yerleşebildi" dedi. Ne otobüs
sürücüsü yerinden kımıldadığı için rahatsız görünüyordu, ne de otobüse
binen kişide herhangi bir tedirginlik vardı. Ondan sandalyesini
katlaması ve koltuklara oturması da istenmemişti. Katlanacak koltuk o
kişinin sandalyesi değil, otobüs koltuklarıydı çünkü.
O an: "Keşke bizde de..." diye başlayan bir dizi dilek
geçti aklımdan. Bizde bu tür uygulamalar yerine: "çekil oradan, yolu
tıkıyorsun" ya da "e sen de dışarı çıkma" veya "otobüse binme o zaman"
türünden sözler söyleniyor adına "görevli" dedikleri insanlar
tarafından.
Yine ABD'de bir otobüste yaşlı bir yolcu inerken,
otobüsün bir uyarı sesiyle kaldırıma kadar alçaltıldığını anımsıyorum.
Hatta bir kere bir başka otobüsten inerken, sürücü: "bir dakika" dedi.
Kendisine döndüm, yine otobüs aynı uyarı sesiyle kaldırıma kadar
alçaldı ve sürücü: "tamam" deyince indim.
BM belgeleri, Türkiye'de en başta anayasa insanların
hiçbir ayrım gözetilmeksizin eşit olduklarını belirtiyor. Peki,
Türkiye'de neyin bedeli ödetiliyor veya ödettirilmeye çalışılıyor?
Otobüslere bu uygulama için ceza vermek gerçekten çözüm mü? Uygulamada
ne değişiyor ki? Öte yandan, o "görevli"lerin bir de rahatsızlık veren
diğer yolcuları da uyarması gerekir aslında. Haydi, bizde koltuklar
katlanmıyor diyelim, ama bu kez de tekerlekli sandalyenin boş alanda
durması batıyor.
Keşke kalıcı çözümlere ulaşılması için kitlesel olarak
bir şeyler yapabilsek. O zaman üzülmenin ötesine geçmiş oluruz.
Sevgiler, Selen
---------------
30 Eylül 2007 Pazar
Merhaba Arkadaşlar,
İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin (İBB) Altı Nokta
Körler Rehabilitasyon Merkezi konusundaki tutumuna ilişkin bugüne
kadar tepki içerikli birçok görüş açıklandı. Sivil toplum örgütleri
yürüyüşler, basın açıklamaları, imza kampanyasıyla İBB’nin yaklaşımına
tepki gösterdiler. Bu etkinliklere akademisyen, aydın ve sanatçı
dünyasından azımsanamayacak ölçüde yoğun bir destek geldi. Sendikalar,
meslek kuruluşları da bu tepkileri destekler nitelikte tutumlar
sergilediler. Özetle, son aylarda toplumun her kesiminde destek bulan
bir etkinlikler dizisi gözlemleniyor. Bu destek günbegün artıyor.
Ancak ne yazık ki İBB, umutları tazeleyecek türde bir tutum
sergilemedi. Öte yandan, İBB Başkanı Kadir Topbaş’ın, merkezin
bulunduğu arazinin parasal değeriyle ilgili vurgusu ve tahliye
istemine sözde kaynaklık eden 09.01.2006 tarih ve 0012 No’lu kararda
ileri sürülen “gerekçelerin uyumsuz olması da dikkat çekicidir.
Sözü geçen karar, Hukuk ve Özürlüler Komisyonları’nın
ortak görüşüyle destekleniyor. Görüşlerin yer aldığı kısımda, derneğin
araziyi vakfa tahsis amacına aykırı biçimde kullandırdığı; dernekçe
arazinin tahsis amacına uygun olarak bugüne kadar yürütülen
faaliyetlerin belirsiz olduğu; görme engelliler için ciddi bir
faaliyette bulunulmadığı; belediyenin benzeri hizmetleri bugüne kadar
Özürlüler Koordinasyon Merkezi ile başarıyla verdiği, “inceleme”
sonucu ortaya çıkmış “tespit”ler olarak sunuluyor.
Haziran 2003’te bağımsız hareket konusunda destek almak
için bu merkeze her gün gittim. Kişisel idare, kabartma okuma-yazma,
bağımsız hareket eğitimi, bilgisayar, masörlük, santral operatörlüğü
kurslarının verildiğini, binayı gezdiğimde edindiğim izlenimlerle
öğrendiğimi anımsıyorum, Hocalardan ve öğrencilerden dinlediklerim de
bu doğrultudaydı. Bütün bunlar görmezden geliniyorsa demek ki o kadar
da iyi incelenmemiş. Bu görmezden gelme tutumunun gerçeği çarpıtma
gibi bir sonucu var. Bu da dürüstlüğün sorgulanmasını gerektirecek
ölçüde açık bir sonuçtur. Karara “ciddiyetsizlik”, “belirsizlik” gibi
asılsız savlarla döşenen “tespit”ler, bu çarpıtmanın en belirgin
örnekleridir. Nasıl bir inceleme bu? “İstanbul’u Dinliyorum” adlı
şiirindeki dizenin “Emirgan’ı, düşlüyorum gözlerim kapalı”” olarak
dillendirilebileceği bir biçimde mi incelenmiş de bu gerçekler göz
ardı ediliyor?
Bu soru kafamı o kadar kurcaladı ki, komisyonların
üyelerine ulaşarak onlara sormak istedim. Ancak İBB’nin internet
sayfasında, komisyonlarla ilgili bölümde komisyonların üyelerinin
isimleri dışında bir bilgi görmedim. Hukuka aykırılıktan söz eden bu
komisyonlar, acaba dürüstlük hiçbir yasa, tüzük, yönetmelik gibi
hukuksal metinlerde yer almadığı için mi uymak zorunda olduklarını
düşünmediler?
İBB Başkanı Kadir Topbaş’ın arazinin parasal değerine
ilişkin sözleri bu gerekçelerin gizlediği gerçekliği açıkça ortaya
koydu. Önce cüzdan, sonra vicdan sözleriyle de özetlenebilecek kaba
bir rant anlayışı bu. Bir belediyeyle, kâr amacı güden bir kurum
arasında hiç mi fark yok?
Bu süreci izlerken bir başka derneğin de sürecin içinde
olduğu bilgisini ediniyoruz. Konunun siyasallaştırılmadığı, baştan
siyasal olduğu buradan da anlaşılıyor. Kaynak aynı, hedefler farklı.
Rehabilitasyon merkezinin yukarıda tek tek sayılan
hizmetlerinin geliştirilmesini istemiyoruz anlamına gelmiyor bu
tepkiler. Finansal destek ve teknik donanımla geliştirilerek
sürdürülmesi gerekir rehabilitasyon hizmetlerin. Ancak önce verilmekte
olan hizmetleri baltalamama erdeminin gösterilmesi gerekir.
Bu erdemin gerektiği gibi yerine getirilmesi dileğiyle!
---------------
07 Ağustos 2008
Uzunca Bir Aradan Sonra Yeniden Merhaba Arkadaşlar,
Yaklaşık 11 ay oldu –yanlış anımsamıyorsam Eylül
2007’de yazmıştım son iletiyi- haber/iletişim gruplarına yazmayalı.
Tıpta gullian barre olarak bilinen ve ağır iyileşen bir
hastalık geçiriyorum. Gullian barre ve ona bağlı komplikasyonlar
henüz ortadan kalkıyor. İyileşme süreci sürüyor. Şu an daha iyiyim.
Hastalık haberi gruplara da yansımış. Durumu öğrenerek/duyarak ileti,
mesaj gönderen, arayan ve beni görmeye gelen herkese bir kez daha
içtenlikle teşekkür ederim.
5 Şubat’ta kamuoyunun Nüfus Davası olarak bildiği
davanın duruşması vardı. Davanın iptalle sonuçlandığını, başka
deyişle, kazanıldığını Sevgili Teslime ve Avni bildirdiler. Bu habere
sevindim. Sanırım Haziran ayında da karar tebliğ edildi. Tam bu
noktada, davacı arkadaşlara ve onları destekleyenlere, duyarlılıkları
için hem bu kamuoyunun bir üyesi olarak, hem de bir hukukçu olarak
içtenlikle teşekkür ederim.
“Yönetmeliğin nüfus cüzdanlarına ilişkin düzenlemesinin
–davaya konu olan bölümünün- iptal edilmesi neden bu kadar
önemliydi?”, “Görünen köy kılavuz ister mi?” türünde sorular soranlar
için bir kez daha yazmak istiyorum. Yönetmeliğin nüfus cüzdanlarına
ilişkin düzenlemesi, idare hukukuna ve insan hakları hukukuna aykırı
olduğu için iptal edildi. Yönetmelikler, tüzük ve yasaların
uygulanmasını sağlamak ve bunlara aykırı olmamak koşuluyla çıkarılır.
Anayasanın 124. maddesi de bu kuralı dile getiriyor. Yasalar, sıralama
açısından yönetmeliklerden daha üsttedir. Bu nedenle, yasalara
yönetmelik gibi yönetimce çıkarılan belgelerle yeni hükümler eklenemez
ya da yasaların içerdiği hükümler değiştirilemez, var olan bir hüküm
kaldırılamaz. Eğer yönetim, -yaygın kullanımıyla idare- bu kuralı
unutur, göz ardı ederse bir yetki aşımı ortaya çıkar ve söz konusu
işlem iptal davasına konu olur. İptal edilir. Üzerinde durduğumuz
davaya konu olan yönetmelik açısından ele alalım. Yönetmeliğin nüfus
cüzdanlarına ilişkin bölümü, yönetmelik çıkarıldığında yürürlükte olan
ve yönetmeliğin dayandığı ileri sürülen 1587 sayılı Nüfus Kanunu’na
aykırıydı. Yasa, hangi kayıtların nüfus aile kütüklerinde, dolayısıyla
nüfus cüzdanlarında yer alacağını tek tek sayıyor ve yasanın öngördüğü
kayıtlar dışında herhangi bir kayıt ya da işaretin nüfus aile
kütükleri, dolayısıyla nüfus cüzdanlarında yer alamayacağını
belirtiyor. Yönetmeliğe baktığımızda özürlülük bilgisinin oranıyla
nüfus cüzdanlarında yer alacağı belirtiliyor. Anılan yasada özürlülük
bilgisinden hiç söz edilmediği gibi, yukarıda belirtildiği üzere,
yasayla öngörülenler dışında bir kayıt ya da işaretin yer alamayacağı
belirtiliyor. Dayandığı ileri sürülen yasaya bile aykırılık söz
konusu. Yönetmeliğin dayandığı ileri sürülen bir başka belge de
Özürlüler İdaresinin Kuruluşu ve Görevleri Hakkında Kanun Hükmünde
Kararname. Bu belge de, -dayanak olarak gösterilen madde. Yanlış
anımsamıyorsam 3/h bendi- Özürlüler İdaresi’ne özürlü kimlik belgesi
düzenleme görevini yüklüyor. Nüfus cüzdanından bağımsız bir kimlik
kartı düzenlenmesi gerekiyor. KHK de nüfus cüzdanından hiç söz
etmiyor. Özürlüler İdaresi ise söz konusu KHK’ye aykırı olarak bu
görevi kendi sorumluluk alanından yönetmelikle çıkarmaya kalkıyor.
Özetle, bir dayanağına daha aykırı bir düzenleme var. İdare hukuku
boyutu açısından birçok hukukçunun yukarıda yazdıklarıma katılacağını
düşünüyorum. Hatta çiçeği burnunda hukukçu adaylarının da.
İnsan hakları boyutu kafaları oldukça karıştırdı. Neden
aykırı? Özürlülük nasıl ortaya çıkarsa çıksın biyolojik boyutu olan
bir olgu. Bu nedenle, kişinin özel yaşamının bir parçasıdır. Bu özel
durumu ilgilendirmeyen işlemlerde açıklanması da gerekmez.
Belgelenmesi gerektiğinde belgelenir. Nüfus cüzdanı, çıkarılış
yöntemi, içereceği kayıtlar yasayla öngörülen temel kimlik belgesidir.
Onunla birçok hukuksal işlem yapılır, sorulduğunda gösterilir. Nüfus
cüzdanlarında yer alınca özel durumunu ilgilendirmeyen durumlarda da
kişi bu durumunu açıklamış olacak. Uygulamanın kendisi zaten ayrımcı
–sağlam-sakat ayrımı- niteliği taşıyor. İşlemlerde de başka
ayrımcılıklar ortaya çıkabilir ya da tatsızlıklar yaşanabilir.
“Görünen köy kılavuz ister mi?” sorusuna dönelim. Her köy görünmez, o
noktada kılavuz da ister. Sakatlık, körlük ve ortopedik sakatlıkla
sınırlı olmayan geniş bir olgudur. Dışarıdan görünmeyen birçok
sakatlık var. Örneğin ileri derece kalp hastaları sakat sayılır.
Annemin yakın bir arkadaşının kalbi pille çalışıyor. Annem kendisine
yönetmelikten söz edince, o da şu yanıtı vermiş: “Her gün bir şey
çıkarıyorlar. Özel hayatın gizliliği diye bir şey var.” Kendisi bu
sözleri açılan davadan ve gerekçelerinden habersiz olarak söylemiş.
Gerçekten de benzer hastalığı yaşayan bir kişiye: “Senin neren
özürlü?” diye sorulduğunda, o kişi bir de açıklama yapmak durumunda
kalacak. Evet, açıklama yapmak zorunda değil. Peki, herkes açıklama
yapmak zorunda olmadığını bilir mi? 2 yıl önce “Akıllara Gelen Başa
Geldi” başlıklı iletiyle sözünü ettiğim tatsızlığın yaşandığını
yazmıştım.
Ölçülü, ağırbaşlı bir biçimde dürüstçe görüşünü
açıklayan hukukçu arkadaşlar vardı. Bir haber grubunda aynı görüşte
olmadığını dile getiren bir arkadaşımızı anımsıyorum. Nasıl bir
vaveylanın koparıldığını anımsarsak ona ve onun gibi yazan arkadaşlara
teşekkür etmek gerektiğini de düşünüyorum.
Sevgili arkadaşım Ümit Deniz Kurt ile İstanbul
Barosu’nda haklarımızla ilgili komisyonun toplantısına katılmıştık. 3
üye –biri başkan olmak üzere- hazır bulunuyordu. Yalnızca başlığı
ayrımcılıktı, içeriğinin ise başlıkla çok da ilgisi yoktu.
Yönetmeliğin nüfus cüzdanlarına ilişkin bölümünün ayrımcılık ve özel
yaşamın gizliliğinin ihlali olduğunu dile getirdiğimizde, bir üye
pozitif ayrımcılık olduğunu, ikincisi ise kavramlara girmeden
düzenlemenin doğruluğuna inandığını belirtti. Üçüncü üye –aynı zamanda
başkan- önemli olanın yönetmelik değil, genelge olduğunu yine de
belgeleri görmeden konuşamayacağını söyledi. Daha sonra yönetmeliği
gönderdim, bir sure sonra da görüşünü sorduğumda yine görüş
açıklamaktan kaçındı. Oturumda da sözümüz kesilmeden konuşma
olanağımız olmadı. Yalnızca, pozitif ayrımcılık ve o doğrultudaki
yaklaşıma katılmadığımızı dile getirebildik. Görüşe katılmasak da
dürüstçe ve ölçülü görüş açıklayan o arkadaşlara da teşekkür ederim.
Ancak oyalama, tartışmak yerine sataşma
tutumu/yaklaşımı içine girenleri anlayışla karşılamanın olanaksız
olduğunu düşünüyorum. Çünkü içtenlik ortadan kalkıyor. Sataşma
eğilimlerinde de saptırma başlıyor. Çekirdeğin kendisi yerine
kabuklarıyla uğraşılıyor. O noktada konu kayıp gidiveriyor. Haber
gruplarında bazı yanılmaz yılmazlar var. Sanki sataşmayı görev
bellemişler. Sayıp, sövüp duruyorlar. Arada sevdiklerini övüyorlar.
Sözlüklerinde bu iki sözcük var anlaşılan: övmek ve sövmek. Güçleri
yetse belki bir de dövmeyi ekleyecekler sözlüklerine. Onu da
yapamayınca iyice ölçüyü kaçırıyorlar. Yine de sataştıkları kişilere
“sayın” diyecek kadar da inceler. J Adam bir iletisinde yüce Türk
adaletinin bir tokat gibi vuracağından söz ediyordu. Yoksa yüce Türk
adaleti şimdi cüce mi oldu? Bana kalırsa dün neyse, bugün de odur ama
verdiği karar örnek bir karardır. Eee tokadı kime vurdu da demeyeceğim
işte. Çünkü o zaman da söylediğim gibi, yargının tokat atmak gibi bir
işlevi yoktur. Böyle bir istek olsa olsa bunu böyle dile getiren
kişinin içinde olabilir. Kendisine ölçülü olması söylenince de, “meyve
veren ağaç taşlanır” diyordu. Aferin! Ne güzel koydu tanıyı. Kendisi
de meyve veren ağaçları o yüzden taşlıyor demek ki. J Kendisini bu
kadar güzel tanımlayan insan azdır. Yönetmeliğin haksız düzenlemesini
öyle ateşli savunuyordu ki, Özürlüler İdaresi bile bayın karşısında
saygıyla eğilir. J Sataşıp sövdüğü iletileri gördükçe kendi kendime,
“bu ne tuhaf bir aşk öyküsü böyle!” demeden edemezdim. Kimi ne kadar
sevdiği, kimden ne kadar nefret ettiği beni ve birçok kişiyi hiç
ilgilendirmiyor ama temsil edici bir ağızla konuşup o çok gevelediği
kamuoyunu yanıltması ilgilendiriyor. Git istediğin gibi yazdır nüfus
cüzdanına özürlülüğünü. Hatta istersen kına da yak. Kutla ama kimseden
bu saçmalığa ortak olmasını beklemeye hakkın yok! O kamuoyuna bir özür
borcu olduğunu da düşünüyorum. Hiç değilse susması da gerekiyor.
Kimsenin zamanını da birilerine ikide bir kin kusarak çalmaya hakkın
da yok. Fidel Castro’nun Atatürk’le ilgili olumlu düşüncelerini içeren
bir yazı yollandığında Castro’ya terörist yapıştırmasını yapıştırmaya
çalıştığı iletisini okuduğumda pek eğlenmiştim. Onu da hedef haline
getirdiği üyenin yolladığını sanarak sövgüler düzüyordu. Atatürk’le
Castro’nun isimlerinin yan yana gelmesinden tüyleri diken diken olmuş
adamın. Tüyler mi diken diken oldu, yoksa dikenler mi tüy tüy oldu.
İkincisiyse eğer hoş bir başkalaşım örneği olabilir insanlaşma
yolunda. J Can Yücel’in dizeleri pek güzel özetliyor durumu. …Bir
faşist görünce kahroluyor kahrediyorum/İnsanlığın en amansız lüveri/Şiirle.
Aynı haber grubunun bir başka üyesi de, yönetmeliğin nüfus
cüzdanlarına ilişkin bölümünün iptal davasına konu olmasından pek
içlenmiş, içli içli alay ediyordu. Birilerinden ödünç aldığını
belirttiği entelektüel yapıştırması, afedersiniz yakıştırmasıyla. Özel
yaşamın gizliliği savına ancak gülüneceğinden söz ediyordu. E bazı
entelektüeller de var ki, ivedilikle yüzeysel çıkışlar yapıp kendileri
gülünç duruma düşüyorlar, başkalarının cehaletiyle alay etmeye
kalkarken. Onlar için de uygun bir sözcük var mı o şiirin
sözlüğünüzde? Sakatlığı açığa vurarak yaşamak istiyorsanız -sizin
deyişiniz buydu- kendinizi etiketlemenize hiç gerek yok, onu
gizlemeden yaşamanın yolu da nüfus cüzdanlarına yazdırmak değil.
Ancak, sizi de anlıyorum. Koltuklarınızda oturup da hukuk fukarası bir
takım belgeciklerle –rapor demeye dilim varmıyor- ideolojik temizlik
yapmak için insan avına çıkmaya benzemiyor hukuksal araştırma yapmak.
Yönetmeliğin nüfus cüzdanlarına ilişkin bölümünün
hukuka aykırılığının tartışıldığı günlerde yazılmış bir yazıda güzel
bir gönderme vardı. Dişiliğe gönderme yapılıyordu. –başlığı Altta
Kalan Kimliğin Vay Haline- Düşünün, dişilik durumunun nüfus
cüzdanlarına oranıyla yansıması söz konusu olsa, bizim erkek nüfusunun
bir kısmı: “Benim anamın, bacımın, karımın dişiliğiyle uğraşanın…”
anasına, bacısına hatta ebesine saygılarını sunmaz tabii, başka bir
şey yapacağını söyler, gözdağı verir! J Yine de, yönetmeliğin hukuka
aykırı olduğu fazlasıyla ayyuka çıkan bölümünün iptalinden yakınanlar
varsa, o bölümün yer aldığı kâğıtların tadına bakalım, eğer güzelse
kâğıt helva niyetine piyasaya sürülür belki!
Satırlarımı noktalarken, insan haklarına aykırı olan
diğer eylem ve işlemlerin de benzer biçimde sonuçlanmasını içtenlikle
dilerim!
Sevgiyle kalın! Selen
Not: Bu uzun iletiyi okumak için zaman ayıran herkese
içtenlikle teşekkür ederim. J Bu iletiyi Bilkent Körler Haber Grubu’na
da iletirseniz sevinirim. Sevgili Sacit Abi eğer uygunsa kendisinden
rica ediyorum. Şimdiden teşekkürler.
---------------
08 Eylül 2008 Pazartesi
Merhaba Arkadaşlar,
Bu benim Körbil listesine ilk masajım. Aslına
bakarsanız, ben aklıma takılan bir soruyu sormak istiyordum sizlere
ancak, Sevgili Sacit Serim'in uyarı niteliğini taşıyan iletisini
okuyunca söz konusu duyuruyla ilgili düşüncelerimi paylaşma gereği
duydum sizlerle. Bu duyuru daha önce de elime geçmişti. Hemen
belirtmek isterim ki, bu iletiyle Sayın Gaye Kiran veya duyurunun
altında imzası bulunan Sayın Tuba Kahraman'ı hedef almıyorum.
Duyurudan da anlaşıldığı gibi, söz konusu hayır kurumu
ah çok afedersiniz işyeri “sakat” ve “özürlü” olarak ikiye ayrılan
sakatlara çalıştırmaksızın maaş ödeyecek.
Sadakanın sokaklarda dağıtıldığına tanık oluyoruz
ancak, internet yoluyla bu kadar onur kırıcı bir nitelikte duyurulması
pek de tanıdık bir yöntem olmasa gerek. Böyle bir duyuruya gülmeli mi,
ağlamalı mı?
Peki, bu “hayırsever” işyeri neden böyle bir “hayır
isi” yapma gereğini duyuyor? Bildiğim kadarıyla Is Yasası, işyerlerine
"özürlü" isçi çalıştırılmasını bir yükümlülük olarak getiriyor.
Sakatlara “sadaka” verilmesinden söz etmiyor.
Bu zorunluluktan ve her bireyin çalışma hakkinin
uluslararası insan hakları belgeleri tarafından (Uluslararası
Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Sözleşmesi m 6 ve 7) herkese
tanınmış bir hak olduğundan habersiz yurdum insanları da, bu hayır
kılıfına sokulmuş, yasadışı tutumu onaylıyor. Hukukun hukuk gibi
islediği, bilinçli bireylerin ağırlıkta olduğu bir toplumda bu tur bir
duyuru aslında bir ihbar olarak algılanırdı diye düşünüyorum.
Daha önce listelere gönderilen iletilerden anımsanacağı
gibi, işyerlerinin sakat isçi çalıştırma zorunluluğunu para cezası
ödemeyi de kabul ederek ihlal ettiklerini biliyoruz.
Sakatlık hukukuyla ilgili çalışmalar yapan kimi
yazarların, söz konusu gruba yönelik bakış açısını yansıttıkları
makalelerinde “sadaka/hayır nesneleri” olarak dile getirdikleri duruma
bir örnek de bu olsa gerek.
Kabukları “hayır işi” olarak nitelenen ancak, özünde
vıcık vıcık acıma duygularının yer aldığı bu zihniyeti kınıyorum ve
böyle onur kırıcı bir duyuruyu bir insan olarak okumaktan da büyük
utanç duyuyorum. Ayrıca böyle bir duyurunun istihdam yılı ilan edilen
2005'te internette dolaşmasını trajikomik buluyorum.
Bu tür "büyük hayır" işlerine HAYIR!
Herkese sevgiler, Selen
--------------
Kesişen mücadeleler (17/05/2009 Radikal Gazetesi)
 |
Rosa Parks
(solda), ayrımcılığa karşı mücadele etti ve kazandı. Teslime
Taplacı da aynı mücadeleyi veriyor. |
Sakatlığa dayanan ayrımcılık dört biçimde ortaya
çıkabiliyor. Bunlar, rahatsızlık, koruma, genelleme ve damgalama
olarak sıralanıyor
5 Mayıs 2009 Salı, yargı tarihimizde örnek
sayılabilecek bir gelişmenin yaşandığı gündü. Tekerlekli sandalye
kullanıcısı Teslime Taplacı'nın, otobüslere alınmaması ya da yolcuları
rahatsız ettiği gerekçesiyle, otobüsten inmeye zorlanması gibi ayrımcı
tutum/yaklaşımlara hedef olduğu birçok örnekten, yargıya ulaşan bir
deneyimle ilgili karar duruşmasının günüydü bu tarih.
Dava, 5237 sayılı TCK'nın "Ayrımcılık" başlığını
taşıyan 122. maddesinin 1-a bendine dayanılarak açılmıştı. Söz konusu
maddede, '(1) Kişiler arasında dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi
düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım
yaparak: (a) ... bir hizmetin icrasını veya hizmetten yararlanılmasını
engelleyen... (2) Kişiler hakkında altı aydan bir yıla kadar hapis
veya adli para cezası verilir' hükmüne yer veriliyor. 5378 sayılı
"Özürlüler ve Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik
Yapılması Hakkında Kanun"un, TCK madde 122'ye yaptığı eklemeyle
"özürlülük" de bu maddenin kapsamına girdi. Taplacı'nın yaşadığı
deneyimde, ulaşım hizmetinden yararlanılması engellendiğinden, TCK
madde 122 bağlamında ayrımcılık suçu gerçekleşti. Beyoğlu 1. Sulh Ceza
Mahkemesi'nde görülen dava, şoförün altı ay hapis cezası alması ve
ehliyetinin altı ay süresince geri alınarak halk otobüsü çalıştırma
yasağı getirilmesiyle noktalandı.
Bu örnek, sakatlığa dayanan ayrımcılık konusunda klasik
bir örnek olsa da, yargı tarihimizde sakatlığa dayanan ayrımcılığın
önlenmesi konusunda bir "ilk" olduğundan kuşkusuz önemlidir. Bu
noktada, yargıcın duyarlılığını ayrıca belirtmek gerekir.
Ek olarak, yargı tarihimizde sakatlığa dayanan
ayrımcılığın önlenmesi konusunda ilk olsa da, Taplacı'nın otobüslerde
yaşadığı ilk ayrımcılık deneyimi değildi. Yargı kararına konu olan
deneyiminden 1.5 ay önce, başka bir iki katlı halk otobüsünde, önce
sandalyesini kapatarak koltuklarından birine geçmesi söylenmiş,
Taplacı yüzde 95 engelli olduğunu, sandalyeden kalkmasının olanaksız
olduğunu vurgulamıştı. Bunun üzerine, yolcuları rahatsız ettiği
"gerekçesiyle", otobüsten inmeye zorlanmıştı. Muavinle Taplacı
arasında geçen konuşmayı dinleyen bir yolcu, "Ben rahatsız olmuyorum.
Rahatsız olan var mı?" diyerek itiraz etmiş ve diğer yolculara
seslenmişti. Böylece Taplacı yolculuğunu sürdürmüştü. Yaşadığı
tatsızlığın ardından duygu ve düşüncelerini dile getirdiği yazıya
konuya ilişkin izlenimleri: "... 17 yıldır engelli yaşıyorum ve bu
olay yeni engelli olduğum günlere tesadüf etseydi bir daha dışarı
çıkmaya cesaret bile edemezdim herhalde..." sözleriyle yansımıştı.
Ayrımcılık türlerinden biri
Amerika'da kabul edilen bir sınıflandırmaya göre,
sakatlığa dayanan ayrımcılık dört biçimde ortaya çıkabiliyor. Bunlar
rahatsızlık, koruma, genelleme ve damgalama olarak sıralanıyor.
Örneğin, restoran, bar gibi yerlerde müşterilerin rahatsız olduğu öne
sürülerek, sakatların ortamdan ayrılmasının istenmesi, rahatsızlık
türüne giriyor.
Washington DC'de yüksek lisans eğitimi gördüğüm süreçte
sakatlara yönelik tutum/yaklaşımları gözlemleme fırsatım da olmuştu.
Otobüse bindiğim bir gün, ineceğim yere yaklaştığımız için kalkıp
kapıya yanaştım. Durağa gelince otobüs durdu. İneceğim sırada şoför,
elimdeki beyaz bastondan az gördüğümü/görmediğimi anlamış olacak ki,
"bir dakika" dedi. Şoföre döndüm. Otobüsten bir ses geldi ve şoför
gülümseyerek "tamam, inebilirsiniz" dedi. Araç kaldırım düzeyine
inmişti. Aynı işlemin durakta beklerken bir yaşlı yolcu için de
yapıldığını görmüştüm. Durakta otobüs beklediğim bir başka gün,
tekerlekli sandalyeli bir yolcunun da otobüs beklediğini gördüm.
Otobüs gelince bindik. Şoför kalktı ve ön kapının yanında bulunan
koltukları kapattı. Tekerlekli sandalyeli yolcu boşalan yere geçti.
Otobüs kalktı. Kimse ona, "Sandalyeni kapat, koltuğa geç!", "Yolcuları
rahatsız ediyorsun. Otobüsten in!" ya da bir polisin Nazmiye Güçlü'ye
söylediği gibi, "Madem ki sakatsın evden çıkma!" türünde, en hafif
deyimiyle can sıkıcı sözler söylememişti.
Diyelim ki, İstanbul'un kalabalığı, otobüslerin
erişilebilirlik sorunu nedeniyle, koltukların kapatılması, aracın
kaldırım düzeyine indirilmesi olanaksız. Ayakta yolcu taşımaması
gereken iki katlı halk otobüslerinde boş olan bölüme tekerlekli
sandalyenin yerleşmesi olanaksız mı?
Taplacı, yalnızca, ayrımcı uygulamalara hedef olmadan,
ulaşım hakkını kullanabilmek istiyor. Bu istek, kendisini ve benzer
konumda olanları kapsıyor. Bundan daha doğal ve yalın bir istek olmasa
gerek. Üstelik, 30 Mart 2007'de BM'nin imzaya açtığı, Türkiye'nin de
ilk imzacı devletler arasında yer aldığı "Sakat Hakları Sözleşmesi"
de, hak ve özgürlüklerin ayrımcılıktan uzak bir biçimde uygulanmasını
bir yükümlülük olarak öngörüyor. Ek olarak, aynı sözleşmenin 3/b
maddesinde ayrımcılık yapılmaması ilkesi yer alıyor. Dolayısıyla,
ayrımcı uygulamaların yaptırıma uğraması ve otobüslerin
erişilebilirlik sorununun ivedilikle çözülmesi gerekiyor.
Taplacı ve Parks
Taplacı'nın bu değerli çabasını ayrıca anmak gerekir.
O, kendisine yönelen haksızlığın etkisine kapılmak yerine tatsızlığın
yaşandığı tarihi, saati, olayın yaşandığı aracın plakasını ve otobüsün
hangi yerler arasında çalıştığı gibi, olayın önemli ayrıntılarını not
ederek bilinçli bir yurttaş tutumu sergiledi. Taplacı'nın verdiği bu
ödünsüz, onursal mücadelede, kendisiyle benzer konumda olanların da,
ulaşım hakkını ayrımcılığa uğramaksızın kullanma ve sürdürmelerini
sağlama kaygısı vardı.
Anmanın anıdır. "Amerikan yurttaş hakları hareketinin
anası" Rosa Parks, siyahların özgürlük mücadelelerinde öncü adlardan
biri. Parks, Aralık 1955'te Alabama/Montgomeriy'de bir iş çıkışı,
otobüse bindi. Daha sonra kendisinden yerinden kalkarak koltuğunu
beyaz bir yolcuya bırakması istendi. Parks, şoförün uyarısına karşın,
yerinden kalkmayarak isteğe direndi ve direnişi nedeniyle tutuklandı.
O yıllarda siyahlar, otobüse arka kapıdan binmek, kendilerine ayrılan
arka koltuklara oturmak zorundaydı çünkü ön koltuklar beyazlara
ayrılmıştı. Ek olarak, beyazlara ayrılan ön koltuklarda yer yoksa,
beyazlar, siyahlara ayrılan koltuklara yönelebiliyordu. Siyahların
oturduğu koltuklar da doluysa, bir siyahtan yerini kendisine vermesini
isteyebiliyordu. Beyazların her zaman, her yerde öncelikli ve
ayrıcalıklı olma mücadelesinin doğal sonucuydu bu. İktidarını sürdürme
çabalarının en ateşli dönemleriydi. Parks'ın tutuklanmasının ardından
başlayan ve tarihe "Montgomery otobüs boykotu" olarak geçen eylemle
siyahlar bir yıl süreyle otobüslere binmeyerek, olaya duydukları
tepkiyi gösterdiler. Sonunda, otobüslerdeki bu çirkin uygulama
Amerikan Yüksek Mahkemesi'nin kararıyla ortadan kaldırıldı.
Dün, Rosa Parks, ayrımcılığa karşı mücadele ediyordu.
Sonunda siyahların ulaşım hakkı, beyazların dudakları arasında
kalmaktan kurtuldu. Bu kurtuluşta, Parks'ın emeğinin katkısı büyük.
Bugün de Türkiye'de Teslime Taplacı hak mücadelesinde benzer bir
katkıda bulunma çabası içinde.
---------------
Katılımcılık ve ayrımcılık (21 Haziran 2009 -
Radikal Gazetesi)
İTÜ Türk Musikisi Devlet Konservatuarı, son yıllarda
sakat öğrenci adaylarını, yetenek sınavını kazanmalarına karşın kabul
etmiyor.
Son yıllarda, ülkemizde sakat hakları konusunda bir
canlanma gözlemleniyor. Sakat kitlesinde bilinç ve duyarlılık
uyanıyor. Belirginleşmeye başlayan politik bir tavır söz konusu. Hak
mücadeleleri konunun niteliğine göre bireysel, kitlesel, eylemsel,
yargısal ya da eylemsel-yargısal bir eksende gelişimini sürdürüyor.
Hak mücadelelerine ilişkin çabalar bazen sonuç vermeyip girişim
düzeyinde kalsa da, bu çabaların gelişim sürecine katkıları oluyor.
2007’de gerçekleştirilen “Okuluma Dokunma” etkinlikler dizisi bu
konuda önemli bir örnek. “Özürlüler Veritabanı Oluşturulmasına ve
Özürlülük Bilgisinin Nüfus Cüzdanında Yer Almasına Dair Yönetmelik'in
nüfus cüzdanlarına ilişkin bölümünün ayrımcılık yarattığı ve özel
yaşamın gizliliğini zedelediği savıyla Avni Arıkan, Dersu Erol Uyar,
Elif Özen, Teslime Taplacı, Çağrı Doğan ve Gökhan Ayık’ın Danıştay’da
açtığı davayla iptal edilmesi de önemli gelişmelerden biri. Bunlar
umutların filizlenmesinde önemli gelişmeler olsa da, sakat kitlesi,
gelişim sürecinin henüz yeterli ve yaygın düzeye gelmediğinin
bilincinde. Örneğin, ayrımcılığın boyutlu ve yaygın bir olgu oluşu da
yürünecek yolun niteliğine ilişkin az çok fikir veriyor.
Bir eğitim-öğretim yılının noktalandığı ve ÖSS’nin
geride kaldığı şu günlerde, anlam ve öncelik kazanan bir soru var: ÖSS
ve üniversitelerin yetenek sınavlarını başarıyla geçmek gerçekten
kabul için yeterli mi?
İstanbul Teknik Üniversitesi Türk Musikisi Devlet
Konservatuarı’nın (İTÜ TMDK) son yıllarda sakat öğrenci adaylarını,
yetenek sınavını kazanmalarına karşın kabul etmemesi; üstelik bu
ayrımcı uygulamaya “İstanbul Teknik Üniversitesi Türk Musikisi Devlet
Konservatuarı Lisans Eğitim ve Öğretim Yönetmeliği”nde yer vererek,
ona hukuksal geçerlilik kazandırma çabasına girmesi karşısında
yukarıdaki soruyu olumlu yanıtlamak güçleşiyor. Yönetmeliğin 5/c
maddesi şöyle: “Konservatuara ön kayıt yaptırabilmek için; 25 yaşını
aşmamış olmak ve ayrıca kesin kayıtlarında, kazanılan bölümle ilgili
eğitime mani bölümlerin özelliklerine göre vücut yapısında, Konuşma,
işitme, görme ve benzeri uzuvlarda özrün olmadığını gösterir tam
teşekküllü devlet hastanesinden alınmış sağlam hükmünü taşıyan sağlık
kurulu raporunu ibraz etmesi gerekir. Sağlam hükmünü ihtiva eden
sağlık raporunu getiremeyen aday öğrenciler sınavda başarılı olsalar
dahi kesin kayıt yaptıramazlar...” (www.tmdk.itu. edu.tr/kons_yon.htm)
Görüldüğü gibi TMDK’ye girmek isteyen bir adayda
yetenek sınavına ek, 25 yaşını aşmamış olması ve sakat olmaması
önkoşul olarak aranıyor. Önkoşul niteliğindeki bu iki ölçütün özel
olarak değerlendirilmesi zorunlu. Yetenek sınavına ek, öngörülen yaş
ölçütü ayrımcılık yaratıyor. Bu önkoşulun gerekliliğinin uzman
müzisyenlerin katılacağı bir tartışma ortamında değerlendirilmesi
gerekir.
İkinci önkoşul, sakatlığa dayanan ayrımcılık konusunda
çarpıcı bir örnek. Ayrımcı uygulamaya yönelen TMDK olduğundan, bu
örnek kurumsal ayrımcılık olarak da ele alınabilir. Yönetmelikle,
uygulama sistematik bir nitelik de kazandığından, sürekliliği güvence
altına alınmış durumda. Hukuksal olarak kabul edilemeyeceği gibi,
utanç verici bir niteliği de var bu uygulamanın. Öte yandan, hukuka ve
realiteye aykırı olduğundan, keyfilik, kişisel istek kokan bir
özelliğinin bulunduğunu da vurgulamak gerekir. “Okulda sakat görmek
istemiyorum, onlarla uğraşamam” sözleriyle özetlenebilecek bir
yaklaşımın, yapay zorunluluk sözleriyle süslü, meşruiyet giysisi
giydirilmiş durumu da denebilir.
Görmezlik eğitime mani midir?
TMDK, bu yönetmelik düzenlemesiyle, görmezlik/az görme
durumunu, konservatuarda eğitim görmeye engel olarak değerlendiriyor.
‘...kazanılan bölümle ilgili eğitime mani bölümlerin özelliklerine
göre vücut yapısında, Konuşma, işitme, görme ve benzeri uzuvlarda
özrün olmadığını...’ sözleri karşısında, şu soru ivedilikle yanıt
bekliyor: Görmezlik/az görme durumu konservatuarda eğitim görmeye
engel midir?
Konservatuar mezunu bir arkadaşım, “kazanılan bölümle
ilgili eğitime mani” sözlerinin görmeyle ilgili olmadığını; örneğin
bir adayın opera bölümünün sınavını kazanmasına karşın, gırtlak
yapısının eğitime engel olabileceğini; dolayısıyla sağlık raporunun bu
konuda gerekli olabileceğini söylüyor.
Bu bağlamda, TMDK, “kazanılan bölümle ilgili eğitime
mani” ölçütünü sakatlık durumunu kapsayacak biçimde genişletiyor.
TMDK’nın Âşık Veysel’in görmez bir bağlama ustası olduğunu unutmuş
olabileceği de düşünülemez. TMDK’nın öğretim üyeleri arasında, Âşık
Veysel’e hayranlık duyduğunu sıkça vurgulayan ve tanınan kişiler var.
Artık yaygın kabul gören bir gerçeği, görmezlerin konservatuarda müzik
eğitimi görebileceği gerçeğini yeniden mi tartışacağız?
Bir tuhaf çelişki daha
Başka bir çelişki var ki üzerinde durmadan geçmek
olanaksız. İTÜ’nün internet sitesinde “Genel Bilgiler” başlığını
taşıyan bölümde şu satırları okuyorsunuz: ‘İstanbul Teknik
Üniversitesi, çağdaş dünya üniversiteleri arasında yerini almak, bunu
yaşadığı süreçler ve ürünleri ile kanıtlamak istiyor’. İTÜ’ye bağlı
TMDK’nın aktarılan yönetmelik maddesini düşününce, İTÜ’ye bu kanıtlama
çabasında kolaylıklar dilemek gerekir. Bu düzenlemenin hedefi olanlar,
yukarıdaki satırları okuyunca kendileriyle dalga geçildiğini
düşünseler yeri değil mi? 21. yüzyılda hangi çağdaş dünya
üniversitesine bağlı bir bölümde böyle ayrımcı bir uygulama
görülebilir? İTÜ’nün “çağdaş dünya üniversitesi” anlayışına uygun
üniversiteleri kapsayan bir araştırma mı yapmalı?
Genel Bilgileri aynı ilgiyle okumayı sürdürdüğümüzde şu
satırlarla karşılaşıyoruz: ‘...Yoğun rekabet koşulları içinde
üniversitemiz; dinamik, küresel, kaliteli, yaratıcı, katılımcı bir
eğitim/öğretim ve araştırma politikası izliyor’. Bu kadar iddialı
söylemleri olan bir kurumun, en azından içinde yer almak istediği
sistemin getirilerine uygun tutum izlemesi beklenir ama o yapıyla bile
çelişiyor. Katılımcılığı, üniversitenin izlediği eğitim/öğretim
politikasının niteliği olarak gösteren İTÜ’nün katılımcılık anlayışı
sakatları kapsamıyor mu? Yoksa rekabet ortamına ayak uydurabilecekleri
değil de, ayak bağı olacakları mı düşünülüyor?
Dünyaya egemen sistemin evrimleşme sürecinde,
gelişmekte olan teknolojinin etkisiyle, tarihin marjinallerinden olan
sakatların üretken bireyler olarak emek piyasalarına girebilecekleri
anlaşıldı. Günümüzde, teknolojik gelişmelere paralel olarak, insan
hakları çerçevesinde fırsat eşitliği, ayrımcılık yasağı gibi ilkelerin
uygulanabilirliği ve yaygınlığı artırılmaya çalışılıyor.
3 Mayıs 2008’de yürürlüğe giren ve ülkemizin ilk imzacı
devletlerden olmasına karşın henüz onaylamadığı “Sakat Hakları
Sözleşmesi”nin 3/b maddesinde ayrımcılık yapılmaması gerektiği
belirtiliyor. İTÜ, bünyesindeki TMDK’nın yıllanmış ayrımcı uygulaması
nedeniyle olumsuz bir örnek oluşturuyor. Ancak, bu çağdışı uygulamanın
kaldırılması için çaba göstererek, ayrımcı uygulamanın tarihe kayıt
düşülmesini sağlar ve gelecekte TMDK’ye girmek isteyen adayları
engellememe erdemini gösterirse üniversitenin nitelikleri arasında
gösterdiği katılımcılık özelliği inandırıcılık kazanacaktır.
İTÜ ve TMDK konuya ilişkin çabaları daha önce
önemsemedi. Ancak, varlığını sürdüren ayrımcı uygulamanın kaldırılması
kararlılıkla bekleniyor. |